Biz siviller birer melek miyiz?

'Aman AB'ye girelim' diye can atanların her birinin derdi ve muradı farklıydı. Bu farkı biliyorduk elbette, ama müzakere tarihi alındıktan hemen sonra söylenenlere ve yapılanlara bakınca insan gene de biraz rahatsız oluyor.

'Aman AB'ye girelim' diye can atanların her birinin derdi ve muradı farklıydı. Bu farkı biliyorduk elbette, ama müzakere tarihi alındıktan hemen sonra söylenenlere ve yapılanlara bakınca insan gene de biraz rahatsız oluyor.
Dışişleri Bakanı Gül, AB'ye girişimizi yorumlarken, "Artık Türkiye'ye istikrar gelmiştir," diyor, "bundan böyle kesilmeler, ara dönemler, müdahaleler olmayacak!"
Gül bunları söylerken, iki senedir sessizce köşelerinde oturan başörtülü kızlarımız sokaklara döküldü: 'Başörtüsüne özgürlük mitingi'ne binlerce kişi katıldı.
Tabii ki Gül'ün ve başörtülü kızlarımızın AB'den tek istedikleri bunlardan ibaret değil. Ama beklentilerinin en önemli maddesi belli ki askeri müdahalelerin engellenmesi ve bu arada başörtüsünün temsil ettiği siyasal zihniyete de serbest bir hareket alanının sağlanmasıdır. Müzakere tarihini aldıktan bir gün sonra söylenenlerin ve yapılanların başka yorumu olabilir mi?
Önce küçük bir not: Askeri müdahalelere karşı olmak için dinci veya dindar olmak gerekmiyor. Askeri müdahalelere ben de karşıyım. 12 Eylül döneminde (daha sonra değil, o dönemde) yazdıklarım ortada. Üniversite öğrencisi kızların başörtüsünün serbest bırakılmasını istemek için de dinci veya dindar olmak gerekmiyor. Bu konuda yazdıklarım da ortada.
Ama geçmişte dini siyasete alet etmiş kişilerin, AB tarih verir vermez yaptıkları konuşmalar ve sergiledikleri gösteriler düşündürücü: Acaba asıl hedeflerine varmak için AB'yi bir araç olarak kullanıp, biz safdil laikçileri tuzağa mı düşürüyorlar, diye insanın aklından geçmiyor değil.
Her neyse, AB'nin ardına gizlenseler ve takiye yapsalar da, bu yolda çok fazla mesafe alabileceklerini sanmıyorum. AB'ye ne kadar yakınlaşırsak, 'dünyevileştirici', 'sekülerleştirici' etkileri o kadar çok hissetmemiz kaçınılmaz olacaktır. Belki AB bünyesinde askeri darbe olmayacak, ama bu kez de kültürel ve sosyal darbe olacaktır. Bunların askeri darbeden daha etkisiz olacağını kimse ileri süremez.
Beni asıl düşündüren konu, Bakan Gül'ün iç politikadaki istikrarı yurtdışı ilişkilerinde araması ve bulduğunu sanmasıdır. Bana soracak olursanız, siyasal yaşamdaki istikrarsızlığın asıl nedeni askerlerin kafalarına estikçe darbe yapmaları değildir. Asıl neden, siyasal yapının meşruluğu,
esas unsurları ve süreçleri konusunda ulusal bir oydaşlığa (mutabakata)
ulaşamamış olmamızdır. Biz bu oydaşlığa ulaşamadığımız sürece, hangi uluslararası birliğe üye olursak olalım, siyasal istikrarı bulamayız. Bu oydaşlığı sağladıktan sonra da, uluslararası düzenden bağımsız olarak istikrarı sağlayabiliriz. Ve unutmayalım ki, istikar veya istikrarsızlığın tek ölçütü askerlerin darbe yapıp yapmaması değildir. Geçmişte çok gördük: Siyasal istikrarsızlığı pek çok durumda siviller başlatmıştır.
Şimdi sormak lazım, son yıllarda yaşanan siyasal istikrarsızlığın asıl sorumlusu ordu mu oldu; yoksa hâlâ kulaklarımızda çınlayan şu sloganları atanlar mı: 'Şeriat isterük', 'Demokrasi, istediğimiz durakta ineceğimiz bir tramvaydır', 'Anayasamız Kuran'dır', 'Kahrolsun laik düzen', 'Kahrolsun beşeri düzen (yani, demokrasi), yaşasın ilahi düzen (yani şeriatçılık)', 'Hak gelecek, batıl zail olacak', 'Camiler kışlamız, minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, cemaat ordumuzdur', 'Atatürk'ün annesi genelevde çalışmıştı...'
Ve Kahramanmaraş'ta, Çorum'da kesilenler, Sivas'ta yakılanlar, Hizbullah'ın mezar evlerinde gömülenler...
Bütün bunlar istikrarsızlık yaratmadı mı? Siyasal istikrarsızlığın
sorumluluğunu sadece askerlere yüklemek hem haksızlık olacak,
hem de gerçek durumun yanlış değerlendirilmesine yol açacaktır.
Bence herkes kendi sorumluluğunu bilerek işe başlamalıdır. Yoksa geçmişteki yanlışları tekrar tekrar yaşamaktan bizi hiç kimse kurtaramaz.