'Bize bir şey olmaz!'

Amerikan filmlerinde sık sık rastlarız. Polis bir sanığı yakalar, karakola getirir, belki de işkence yapacaktır. Ama buna fırsat bulamaz. </br>Bir telefon, sanığın avukatı yerden bitmiş gibi geliverir.

Amerikan filmlerinde sık sık rastlarız. Polis bir sanığı yakalar, karakola getirir, belki de işkence yapacaktır. Ama buna fırsat bulamaz.
Bir telefon, sanığın avukatı yerden bitmiş gibi geliverir. "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? O benim müvekkilimdir! Konuşmama hakkına sahiptir. Sakın bir şey söyleme Jo! Seni şimdi çıkaracağım!"
Ve avukat dediğini yapar, Jo'yu çıkarır. "Vay be" derim bu sahneyi her izleyişimde, "süperman gibi avukat!
Nasıl da korkutuyor polisleri!"
Öyle de olması gerekir değil mi? Avukat, savunmayı temsil eder. Adli hataların en aza indirilmesi (mümkünse hiç olmaması) savunmanın güçlü olmasıyla yakından ilgilidir.
Bizdeki duruma gelince... Belki bunu en iyi anlatacak şey, dün gazetede yer alan şu haberdir:
Bir avukat, arkadaşıyla birlikte Kadıköy'de bir çay bahçesinde otururken, yanlarına iki polis gelir. Avukata hitaben, "Seni birisine benzettim, çıkar kimliğini!"
O sırada avukatın telefonu çalar, avukat telefona cevap verince, polis pek kızar: "Kapat o telefonu, nasıl telefonla konuşursun?"
"Ben avukatım, bakın kimliğime!" O sırada takviye polis gücü gelmiştir. Polis iyice sinirlenir, avukatı tartaklar, biber gazı sıkar, yumruk atar, karkola götürür. Avukatın burnu kırılır. Gelen ekiplerdeki polisler de görevlerini yaparak avukatı hırpalarlar.
"Biz senin gibi çok avukat s, seni de s.! Biz 15 yıldır
bu işi yapıyoruz. Bize bir şey olmaz!"
Evet, polis buna inandığı için vatandaşa kötü davranıyor: 'Bize bir şey olmaz!' Ve çoğu kez haklı da çıkıyor. Polise bir şey olmuyor! Vatandaşa oluyor. Bir ara polis koleji öğrencilerinin tümüne yakını, 'Bir akrabamın karakola düşmesini istemem' demişti.
Kavgacı, işkenceci, dayakçı polisler genellikle 'kol kırılır yen içinde' mantığıyla korunuyor. Tabii kırılan kol vatandaşın kolu, yen de polisin yeni oluyor!
Böyle olunca da akla gelmedik adli hatalar yapılıyor.
İşlemediği cinayetten suçlu bulunarak dört yıl hapis yatan ve bu arada hayatı altüst olan Hasan Ersoylu'nun filmlere konu olan acıklı öyküsü gibi.
Ya da aynı trafik kazası gibi kesilen cezayı tam üç kez ödeyen Bülent Gülşen'in bu nedenle iki kez de gözaltına alınması olayındaki trajikomik durum gibi.
Bunlar basına yansıdığı için haberdar olduğumuz olaylar. Ya hiç basına yansımayan, polisin üniformasıyla dehşet, silahıyla korku saldığı gariban vatandaşın gizli kalan ve hep gizli kalacak olan öyküleri ne kadar çoktur kim bilir?
Polis, devletin gücünü temsil eder. Bu gücü kişisel amaçlar
için, yasadışı yollarla, fiyaka satmak amacıyla, kendi psikolojilerindeki bastırılmış duyguları tatmin için kullanamaz. Gücünü bu amaçlarla kullanmaya kalkacak olursa da buna engel olmak Emniyet yetkililerinin görevidir.
'Biz senelerdir insanlara dehşet saçıyoruz, şimdiye kadar bize bir şey olmadı, bundan sonra da olmaz!' diye düşündükleri sürece, vatandaşın işi zor!