Büyük uygarlıkların çelişkileri

Hindistan'daki kast sistemi son derece katı bir ayrıma dayanır. 'Dokunulmaz' adı verilen en alt kasttan birinin gölgesi üst katmandan birinin üzerine düşerse ceza yerdi ve...

Hindistan'daki kast sistemi son derece katı bir ayrıma dayanır. 'Dokunulmaz' adı verilen en alt kasttan birinin gölgesi üst katmandan birinin üzerine düşerse ceza yerdi ve gölgesiyle kirlenen kişi hemen yıkanarak arınırdı.
Hintlilerin ünlü Manu Yasası'na göre, düşük kasttan biri, daha yüksek kasttan gelen birine tükürürse dudağı kesilir, üzerine işerse organı kesilirdi. Üst kasttan birinin yanında yellenmenin cezası ise kalçaların kesilmesiydi! Gaz kaçırmanın bu kadar ağır cezası olan başka bir yer var mıdır, bilmiyorum.
2200 yıl önce yürürlüğe giren bu yasaya göre kızlar evlenmeden önce babalarının, evlenince kocalarının, kocaları ölünce de oğullarının denetimi ve gözetimi altındaydı.
İyi de, bunca ayrıma izin veren Hindistan'da kast düzenine karşı neden başkaldırı olmadı? Bu adaletsiz düzen nasıl oldu da binlerce yıl sürdü? Bazı sosyologlar bu durumu 'toplumsal statü tutarlılığı' adını verdikleri bir kavramla açıklarlar. Şimdi buna girmemizin bir âlemi yok.
Fakat başka bir açıklama daha var: Hindistan'da geçerli olan 'yeniden doğuş' (reenkarnasyon) ve 'karma' anlayışlarının da başkaldırıyı engellediği söylenir.
Bu anlayışa göre, insanların şu anda yaşadıkları, bir önceki yaşamda yaptıklarının bir sonucudur. Bu yaşamda yaptıklarının sonucunu da bundan sonraki yaşamda göreceklerdir. O halde, 'haksızlık', 'adaletsizlik' gibi gözüken şeyler, aslında hakkın ve adaletin tezahüründen başka bir şey değildir. 'Bana haksızlık yapılıyor' diye başkaldıran 'dokunulmaz', bu eylemiyle hakkın yerine getirilmesine engel olacaktır.
Hintliler bu inanışı o kadar ciddiye alıyordu ki, bugün işlenen suçların bir sonraki yaşamda nasıl ceza göreceği Manu Yasası'na göre ayrıntılarıyla belirleniyordu. Ateş çalanlar balıkçıl, ev eşyası çalanlar eşek arısı, giysi çalanlar yarasa olarak dünyaya gelecekti. İpek, pamuk, inek çalanlar ise keklik, kurbağa, iguana olarak dünyaya gelecekti. Bir 'guru'nun yatağını kirleten kişi ise yüzlerce kez çiğ et yiyen vahşi hayvanların kurbanı olacaktı. Yetkilerini kötüye kullanan din adamları (Brahmanlar) kusmukla beslenen Ulkamukha'nın hayaleti olarak yeniden doğacaktı.
Böylece hem şimdi yaşanan adaletsizliklere iyi bir kılıf bulunmuş hem de 'Şimdi işler kötü, ama kitaba uygun yaşarsam, kocamı, büyüklerimi, patronumu memnun edersem gelecek yaşamda durum düzelir' diye düşünen kişilere bir umut ışığı sunulmuş oluyordu.
Öyle bir düzen kuruldu ki, kocasının cesedinin yanında diri diri yakılan kadınlar bile görüldü. Eski Mısır'da da ölen kocalarıyla birlikte diri diri gömülen kadınlar olduğu gibi.
Bütün bunlar olurken bir taraftan da yaşamı kutsal sayan Hinduların ve Jainistlerin vejetaryen olması, karıncayı öldürmekten bile sakınması...
Büyük uygarlıklar çelişkilerle dolu oluyor. Bir tek ölçüyle değerlendirmek zor.
* * *
Bir ay önce gazetelerde İpek Ertürk adında bir hanımın intihar haberi çıktı. İpek hanım, bıraktığı notta "Yavaş yavaş delirdim, kimse farkına varmadı" demiş. İfadeyi çarpıcı bulduğum için insanların çağdaş toplumlarda nasıl yalnızlaştığını, yabancılaştığını ele alan bir yazı yazdım. Maksadım ne İpek hanımın anısına saygısızlık etmek ne de ailesini ve dostlarını üzmekti. İpek hanımın ailesi ve arkadaşları gönderdikleri notlarda çok üzüldüklerini ve bırakılan intihar notunda öyle bir ifadenin yer almadığını söylediler. İpek hanımın dostlarını ve sevdiklerini üzmeyi elbette istemezdim. Kendilerinden özür, İpek hanıma da Allah'tan rahmet dilerim.