Darbe politikası

Çocukluğumda dağlarda dolaşırken ödümü koparan küçük bir vadi vardı. Tepeler, çam ağaçları, çalılar arasında küçük bir pınar, zakkumlar ve sessizlik. Arkadaşlarımla oradan geçerken el ele tutuşur ve bağırarak türkü söylerdik.

Çocukluğumda dağlarda dolaşırken ödümü koparan küçük bir vadi vardı. Tepeler, çam ağaçları, çalılar arasında küçük bir pınar, zakkumlar ve sessizlik. Arkadaşlarımla oradan geçerken el ele tutuşur ve bağırarak türkü söylerdik. İnancımıza göre o küçük vadi şeytanların ve ayıların uğrak yeriydi. Bir taraftan bağıra çağıra türkü söyler, bir taraftan da adımlarımızı hızlandırır, sonra da bütün gücümüzle koşmaya başlar ve önümüzdeki tepeciği aşana kadar durmazdık.
Şimdilerde yaygınlaşan 'asker' ve 'müdahale' tartışmaları o küçük vadiden geçişimizi anımsattı. Bu tartışmalar birden o kadar yaygınlaştı ki, kendi başına bir sorun olmaya başladı. Hepimiz bağıra çağıra türkü söyleyerek vadiyi geçmeye çalışan çocuklar gibiyiz.
Doğrusu ben bu kadar gürültüye ve telaşa gerek olduğuna inanmıyorum. Bu tartışmaları başlatan ve sürdürenlerin bir kısmı, 'şaşıp yanılıp darbeye kalkışanlar olacaksa onların gözünü korkutup yıldırarak' kendilerince önlem almaya çalışanlar olabilir. Bir kısmı da yaratılan bu ortamdan yararlanarak politik çıkar sağlamak isteyenlerdir.
Ama ortalığı boş yere telaşa verdikleri kanısındayım.
Dünya da, Türkiye de çok değişti. 1960'ların, 70'lerin koşullarında yaşamıyoruz. Bundan 30-40 yıl önce Orta ve Güney Amerika ülkelerinin hemen hepsi askeri yönetim altındayken şimdi hemen hepsi demokrasiyle yönetiliyor. Doğu Bloku ülkelerinin hepsi demokrasiye geçti. Asya'da askeri diktatörlüklerde büyük bir azalma oldu. İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi faşist diktatörlüklerle yönetilen Avrupa ülkeleri demokratikleşti. Afrika ülkelerinin pek çoğu da demokratik yönetim uygulamalarına başladı.
Şunu anımsamakta yarar var ki demokrasi yolunda ilerlemekte en fazla zorlananlar, Müslüman ülkeler oldu. Suudi Arabistan gibi bazı Müslüman ülkelerde hâlâ halk tarafından seçilmiş bir meclisin ve siyasal partilerin bulunmadığını görüyoruz. Bu ülkede kölelik 1962 yılına kadar yasal bir uygulamaydı!
Dünya değişirken Türkiye de yerinde durmadı, değişti. Her şeyden önce askeri darbelerin hiçbir sorunu çözmediğini ve ordunun saygınlığına darbe vurduğunu gördü. Bir darbenin getirdiği anayasal düzenlemelerin diğer bir darbeyle bozulduğuna tanık oldu. Laik ve Atatürkçü olduğunu söyleyen generallerin meydanlarda ayet okuduğuna, din derslerini okullarda zorunlu ders yaptığın tanık oldu. Askeri darbelerin ülke saygınlığına da darbe vurduğunu anladı.
Daha da önemlisi, son 30-40 yılda ülkenin sosyoekonomik yapısı değişti. Sermaye birikimi, sanayileşme, kentleşme arttı, çoğulculuk yaygınlaştı, eğitim düzeyi yükseldi. 1960'ta Ankara Radyoevi'ne el koyarak iletişim denetlenebilirdi, şimdi bu mümkün müdür?
Samuel Huntington yaptığı bir araştırmada şu sonuca varmıştı: Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardı. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydi. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktu.
Huntington, 1974'te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır.
Kısacası, Türkiye'de şu ortamda bir askeri darbe korkusu yaymanın hiçbir mantıklı nedeni olamaz.
Bana daha çok askerin sırtından politika yapıyorlarmış gibi geliyor. Yanlış bir iş yapıyorlar derim.