'Devlet cinayetlerimize müsamaha göstersin!'

Amerika'da geçen bir olay: Adam silahlı saldırı yapmış, elinde tabancayla evine doğru koşmaktadır. Tabancayı evin girişindeki çöp bidonuna atar. Polis evi sarar, fakat içeri girmez: Henüz evi arama ruhsatı gelmemiştir.

Amerika'da geçen bir olay: Adam silahlı saldırı yapmış, elinde tabancayla evine doğru koşmaktadır. Tabancayı evin girişindeki çöp bidonuna atar. Polis evi sarar, fakat içeri girmez: Henüz evi arama ruhsatı gelmemiştir. Çöp bidonunu da karıştırmaz, çünkü çöpler evin bir uzantısı sayılmaktadır. O sırada çöp kamyonu gelir, çöpçüler bidonu kamyona boşaltırlar, işte ondan sonra polis gider tabancayı alır. Çöpler kamyona boşaltıldığına göre artık evle olan bağlantısı kesilmiştir, diye düşünürler. Ama mahkemeye çıkınca yanıldıklarını görürler. Çöplerin yeteri kadar karıştırılmadığını, o nedenle evle olan bağlantısının henüz kopmadığını ileri süren yargıç tabancanın yasaya aykırı yollarla elde edilmiş bir kanıt olduğunu ileri sürerek sanığı serbest bırakır!
Elbette tartışılabilecek bir karar. Cinayet işlediği açık olan bir insanı böyle usule ilişkin bir gerekçeyle serbest bırakmak doğru mudur? Eğer 'Suçsuz olan bir kişinin cezalandırılmasındansa, pek çok suçlunun sokakta serbest dolaşmasına razıyım' diyorsanız doğrudur.
Benzer bir olayı dünkü Radikal'de okudum: Filipinler'den dönen bir Amerikalının bilgisayarını inceleyen gümrük polisi, çocuk pornografisiyle karşılaşır. Bu suçtur, bilgisayara el koyup Amerikalıyı yargıcın huzuruna çıkarırlar.
Ama yargıç umulmadık bir karar verir: "Bir kişinin bilgisayarının içerdiği her şey sahibinin belleğinin bir yansımasıdır ve insanların zihnine girerek bilgi almak devletin yetkileri dışındadır!"
Haberin devamından, Avrupa Birliği'nin de benzer bir uygulamanın hazırlığı içinde olduğunu öğreniyoruz.
12 Eylül döneminde hapis yatan bir gazetecinin sözlerini hiç unutamam, "Usul hukukunun ne kadar önemli olduğunu öğrendik" demişti.
Herkesin devletten bir beklediği var. Bu beklentilerin niteliği aynı zamanda demokrasi anlayışımızı da yansıtıyor olmalı. Örneğin
Hrant Dink davasının sanıklarından Yasin Hayal savcıya mektup yazıp şunları söyleyebiliyor:
"Sayın savcım, ben bu derin devlet, derin millet kavramlarını pek kavrayabilmiş değilim. Ama ortada kesin olan bir şey var ki, o da Emniyet içinde legal mi, illegal mi bilmiyorum, bir grup bizi kumanda etti. Bu aşikârdır. Siz bunu gördüğünüz halde bizim hakkımızı muhafaza etmediniz. Şimdi soruyorum, eğer devlet görevlerinde kullanıldıysak bizim haklarımızı korumak devlete düşmez mi?"
Ve ekliyor Hayal, "Bu ülkede Türk bayrağı açanlar artık terörist mi oldular?"
Bu sözler sadece Hayal'in hayali olsaydı o kadar önemsemeyebilirdik. Ama binlerce genç insan buna benzer inanışlarla yetiştirildi. 'Türk-İslam sentezini' yasaların ve insan yaşamının üzerinde sayarak bugünlere geldiler. Polis oldular, savcı oldular, avukat oldular, milletvekili oldular, yazar oldular. Devleti büyük ölçüde ele geçirdiler.
Şimdi 'Devletin bizim cinayetlerimize müsamaha göstermesi gerekir, bu bizim hakkımızdır' diyecek kadar gözleri dönmüş durumda!
'Kutsal' saydıkları devleti böylece zayıflattıklarını, ezdiklerini, yaraladıklarını farkında bile olmadan.