Dinci radikalizmin sonu mu?

Siyasal akımların da belirli bir ömrü var. Özellikle radikal akımlar sınırlı bir süre etkili olduktan sonra çözülmeye başlıyor, hemen ölmüyor, ama zamanla yerini başka akımlara bırakarak tarih sahnesinden çekiliyorlar.

Siyasal akımların da belirli bir ömrü var. Özellikle radikal akımlar sınırlı bir süre etkili olduktan sonra çözülmeye başlıyor, hemen ölmüyor, ama zamanla yerini başka akımlara bırakarak tarih sahnesinden çekiliyorlar.
Faşizm ve komünizm bu çizgiyi izledi. 1920'lerden itibaren Avrupa'da fırtınalar estiren faşizm 1945'ten itibaren çöküşe geçti. 1980'lerde tarih sahnesinden tümüyle çekildi. Gene 1920'lerde etkili olmaya başlayan komünizm, 1990'larda büyük darbe yedi. Şimdi hâlâ komünist olduğunu iddia eden ülkeler varsa da, bunlar ya komünizmle bağdaşmayacak bir yönetimi benimsemiş gözüküyor ya da etkinliğini ve saygınlığı yitirmiş ülkelerden oluşuyor.
20. yüzyılın önemli radikal akımlarından üçüncüsü İslamcı veya dinci radikalizm oldu. Mısır'da yeşeren Müslüman Kardeşler hareketi, İran'da mollaların devrimi, Afganistan'da iktidara geçen Taliban yönetimi, Sudan'da ve Nijerya'da etkili olan şeriatçılık akımı, Cezayir'de kanlı eylemler düzenleyen dincilerin hareketi... Bütün dünyada endişeyle izlendi. Dinci başkaldırının İslam ülkelerinde genel bir başarıya dönüşmesi, dünyadaki bütün dengeleri altüst edebilirdi. (Bu hareketin petrol bölgelerinde etkili olması ek bir tehditti.)
Fakat son yıllarda radikal bir siyasal hareket olarak dinciliğin sona ermekte olduğunu gösteren sinyaller gittikçe artıyor.
Afganistan'daki taliban hareketi, kendi radikalizminin yarattığı kanlı ortam içinde çöktü gitti. Mısır Müslüman Kardeşleri, iktidarın çizdiği sınırlar içinde hareket etmeyi, seçimler yoluyla rejime yamanmayı kabul etmişe benziyor. Cezayir'deki dinci hareket ordunun ve laik güçlerin oluşturduğu engeli aşamadı. Pakistan'da da, ordu, dincilerin önünü kesen bir güç olduğunu gösterdi. Sudan ve Nijerya'da dinciler hemen hiçbir ciddi sorunu çözemediler. Ortadoğu'nun muhafazakâr dinci yönetimleri (Suudi Arabistan ve şeyhlikler) çok yavaş ve ihtiyatlı bir şekilde de olsa, kadınlara toplum yaşamında yer vermeye ve siyasal katılımı genişletmeye doğru adım atacaklarının sinyallerini veriyorlar.
Tabii en önemlisi İran'daki gelişmelerdir. Yapılan seçimlerde radikal molla yönetimine karşı olanlar genellikle büyük bir çoğunluk sağlıyor. Radikaller, reforcuların seçilmesini engellemek için her yolu denemeye kararlı gözüküyor. Mollarşi, büyük petrol gelirlerine rağmen hiçbir ekonomik başarı elde edemedi.
(Daha dramatik bir gelişme Suudi Arabistan'da yaşandı, muhafazakâr dincilerin yönettiği bu ülkede, kişi başına düşen ulusal gelir son 20 yılda 17 bin dolardan, 7 bin dolara geriledi! Yolsuzluğun ve kokuşmuşluğun bundan daha somut bir göstergesi olabilir mi?)
İran'daki çatışma şimdilik tatlıya bağlansa bile (ki öyle olmayabilir), halkın çoğunluğunun desteklediği reformcu - demokrat çizgiyle, ülkeyi dini kurallara göre yönetme konusunda kararlı olan radikal-otoriter cephe arasındaki çelişkinin kolay kolay çözüleceğini sanmıyorum. Bu çelişki, er veya geç (Erbakan'ın deyişiyle) kanlı veya kansız, mollarşinin sonunu getirecektir. Bu gelişme, aynı zamanda 20. yüzyılda ortaya çıkan üçüncü büyük radikal-totaliter akımın da sonunu ilan edecektir.
En önemlisi de, İran'daki değişimin, siyasal ortamdan çok daha önce, halk kitleleri arasında kendisini göstermeye başlamasıdır. Batı müziği dinleyen
blucinli gençler, başını örtmekte gönülsüz davranan makyajlı kadınlar... Hangi rejim buna dayanabilir ki!
Diyeceğim, AKP'nin neden 'dinci radikalizmden', 'muhafazakâr demokratlığa' kaydığını bu global gelişme çizgisine bakarak değerlendirmek gerekir. Belki de uzun vadede önlerindeki tek gerçekçi ve izlenebilir yolu seçtiler. Akıllı bir seçimdi.