Eski zamanlar, yeni zamanlar

Zamanı nasıl harcadığınız, aslında nasıl yaşadığımızla ilgilidir. Gençlerin çoğu 'Bilgisayardan, 'I-pod'dan, televizyondan önce hayat var mıydı' sorusunun yanıtını merak ediyorlar.

Zamanı nasıl harcadığınız, aslında nasıl yaşadığımızla ilgilidir. Gençlerin çoğu 'Bilgisayardan, 'I-pod'dan, televizyondan önce hayat var mıydı' sorusunun yanıtını merak ediyorlar.
Evet, bu alet edevat olmadan da hayat vardı! Hem de bayağı eğlenceli bir hayat.
Karadeniz Bölgesi'nde bir köy elektrik almayı reddetti geçenlerde.
'Elektrik gelirse televizyon ve bilgisayar da gelir, insani ilişkilerimiz azalır' korksuyla! Olayın gelişmesini izlemedim, ama elektrik isteyenler sonunda galip geldiyse, hiç şaşmam doğrusu.
"Uygarlık, kendisine bigâne kalanları yakan bir ateştir" demişti Atatürk. Yakmasa bile ezip geçtiğine hiç kuşku yok!
Elektronik cihazlar yaşamımıza girdiğinden beri yaşam biçimimiz hızla değişiyor. Ve değişimin temposu da alabildiğine hızlanıyor. Eskiden on yıllara sığan değişimler, şimdi birkaç yılda gerçekleşiyor. Çocuklar haklı 'Siz nasıl yaşardınız' diye sormakta. Ben, elektronik cihazlar bir yana, elektriğin bile olmadığı bir dünyada hayata geldim.
Çocuk olarak en büyük eğlencemiz doğaydı. Keçiler, inekler, böcekler, çiçekler, karıncalar.. sonsuz ve gizemli bir dünya.
O sırada televizyon ve bilgisayar olsaydı, sırtımı doğaya döner de ekranın büyüsüne mi kapılırdım? Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Ama elektriğin olmadığı bir ortamda geçen günlerimi hiç de yitip gitmiş saymıyorum. Tam tersine, doğayla arkadaşlık etmenin de kendine özgü, başka türlü edinilemeyen bir tadı vardı.
Şimdiki yaşamla eski yaşam arasındaki en büyük fark, zamanı algılayış biçimindeydi. Eski yaşamda, kentte olsun, köyde olsun, ağır ağır geçen bir zaman vardı. Ahmet Haşim'in "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden" dizesinde olduğu gibi. Ağaç gölgelerinde ağır ağır çaylar içilir, aynı öykü belki 100'üncü kez yinelenir, ama sanki ilk kez duyuluyormuşçasına kahkahalar atılırdı.
Zaman, düz bir çizgi üzerinde geçmişten geleceğe ilerlemezdi sanki. Daha çok, bir daire üzerinde hep aynı noktalardan geçerek kendini yineler durur gibiydi.
Bu dairevi zaman duygusunu sinemalarda da görürdük. Yazlık sinemalar olurdu, ağaçlarla ve çiçeklerle donatılmış. Bu sinemaların en çok gösterdiği filmler arasında 'Baytekin' adlı bir kahramanın (şimdiki Superman gibi birisi) uzay maceraları yer alırdı. Fakat, '32 kısım tekmili birden' gösterilen bu filmlerde aynı sahnenin tekrar tekrar gösterildiği olurdu! Özellikle de kavga ve kaçmaca-kovalamaca sahnelerinin!
Ağaç gölgesinde tekrar tekrar anlatılan ve gülünen öykülerde olduğu gibi!
Aynı öyküyü tekrar tekrar anlatmayı o yılların Türk filmlerinde de görmedik mi? Kentin sokaklarında at arabasının üzerine yüklemiş film afişleriyle geçen delikanlı var gücüyle bağırırdı. "Buu akşaam Güneş Sineması'nda...
Bir aile faciasııı..." Malum zengin oğlan fakir kız hikâyesi. Yüzlerce kez izlediğimiz!
Neden eskiden 'zaman' kavramı daha 'döngüsel'di dersiniz? Değişimin pek fark edilmediği bir tarım toplumu olduğumuz içindi sanırım. Hep kendisini yineleyen mevsimlerin ve onlara bağlı faaliyetlerin insanlara zamanı da bir döngü olarak algılatması anlaşılabilir bir şey olmalı.
Şimdi ise kimsenin dönüp arkasına bakacak hali kalmadı!