Geçmiş zaman evleri

Gittikçe güçlenen bir eğilim var: Atatürk döneminde ne yapıldıysa yanlıştır, faşizandır, baskıcıdır, işe yaramazdır, demokratikleşmeye engel olmuştur.

Gittikçe güçlenen bir eğilim var: Atatürk döneminde ne yapıldıysa yanlıştır, faşizandır, baskıcıdır, işe yaramazdır, demokratikleşmeye engel olmuştur. Bu çerçevede sık sık sözü edilen uygulamalardan birisi de ünlü halkevleridir.
Ben tek parti döneminin halkevlerini pek anımsamam. Fakat, çocukluğumun geçtiği Mersin'de 1950'lerin halkevlerini çok iyi anımsıyorum.
1932'de kurulan halkevleri (ve halkodaları) DP tarafından 1952'de kapatılmış olsa da, pek çok kültürel etkinliğini sürdürmüştür.
1950'lerde Mersin'in en görkemli binası Halkevi idi. Kentteki iki kapalı sinemadan birisi ve büyük olanı Halkevi Sineması'ydı. Bu sinema salonu aynı zamanda kentin tek tiyatro salonuydu. Sık sık oyunlar sahnelenir, konserler verilirdi. İki kütüphanesi vardı: Biri çocuklar, diğeri yetişkinler için. Ben ve benim gibi binlerce genç kitapla orada tanıştık. Kütüphanenin serin sessizliğinde Türk ve dünya klasikleriyle arkadaş olduk. Nâzım'ı da orada okudum, Saidi Nursi'yi de.
O kütüphane olmasaydı pek çoğumuz için yaşam farklı bir anlam kazanacaktı.
Bunların yanında, Halkevi'nin güzel bir kapalı spor salonu vardı. Aletli jimnastik olanakları halka açıktı. Müzik ve folklor kurslarından, genç, ihtiyar, kadın, erkek demeden herkes yararlanırdı.
Ve Türkiye, o fakir bütçesiyle, 1932-1952 arasında 478 halkevi, 4 bin 322 halkodası açmıştı.
Tabii ki yeni Cumhuriyet rejiminin endoktrinasyon çabaları bu kuruluşların ortaya çıkmasında rol oynadı. Fakat, yeni kurulan hangi rejim meşruiyet arayışında bunun gibi yollara başvurmamıştır ki?
Ve halkevlerini salt CHP'nin ve Cumhuriyet'in çocuğu saymak, sağladıkları toplumsal katkıları görmezlikten gelmek, tarihi gerçekleri saptırmak olur diye düşünüyorum.
Şimdi devletimiz çok daha zengin. Maşallah bütçesi katrilyonlarla ölçülüyor. Ama daha birkaç hafta oluyor, gazetelerden birinde çarpıcı bir başlık dikkatimi çekti: İstanbul'da Kültür Bakanlığı'na bağlı iki kütüphane okurlarına hizmet veremiyor. Nedeni, iki kütüphane memuru için kadro açılmaması. Belli ki okuryazar vatandaşa fazla ihtiyacımız yok.
Bu konuda hiç unutamadığım bir manzarayla Karadeniz kıyısındaki bir kasabamızda karşılaştım.
Yedi-sekiz yıl kadar oluyor. Kasaba çarşısının kenar sokaklarından birinde yürürken küçük, karanlık bir bina gözüme çarptı. Camdan içeri baktım, binanın zemin katını sular basmış, her şey çamur içinde, çamurların arasında eski kitaplar yüzüyor ve ön cephede bir tabela: 'Kültür Bakanlığı Halk Kütüphanesi.' Nasıl üzüldüm. Ve aklıma 'Faşizan tek parti uygulaması' diye yerden yere vurulan Halkevi Kütüphanesi geldi.
Tabii köprünün altından çok sular geçti. Artık bütçe yapılırken 'Kadınların çıplak dans ettiği baleye de mi para vereceğiz' diye tartışan vekillerimiz var.
Gerçi artık rejimimiz halkevlerine gereksinme duymayacak kadar sağlamlaşmış olabilir. Fakat, kütüphaneye, müziğe ve kültürel etkinliklere gereksinme duymayacak kadar geliştiğimizi söyleyebilir miyiz? Geçmiş zamanda olan her şeyi karalamakla ve kötülemekle günümüzü yücelttiğimizi mi sanıyoruz?
Birbirimizi yargılarken daha insaflı olmalıyız diye düşünüyorum.