Herkes gider Mersin'e!

<arabaslik>Dünden bugüne</arabaslik></br>Mersinlilik damarım tuttu. Mersin'de dini ve etnik nedenlerle ne sürtüşme olurdu, ne gerginlik. 40 bin nüfuslu sahil kasabasından nasıl ucube yaratıldığını çok iyi biliyorum.

Dünkü Radikal'in manşetini görünce korktum: "Mersin'e dikkat!" diyordu manşet, "Kendini kuvvacı ve milliyetçi olarak tanımlayan sivil toplum örgütleri etnik ayrımcılığı kaşıyor."
'Sivil toplum örgütleri demokrasinin temelini oluşturur' diyen siyaset bilimi kitaplarının her zaman gerçeği ifade etmediğini böylece öğrenmiş oluyoruz. Etnik ayrımcılığı körüklemenin ne demokrasi adına ne de yurtseverlik adına savunulacak bir yanı var!
Haberi okuyunca gene Mersinlilik damarım tuttu. Gerçi son yıllarda Mersin'i göremedim, ama 40 bin nüfuslu o eski sahil kasabasından nasıl milyonluk bir ucube yaratıldığını çok iyi biliyorum.
Mersin, kentleşme bakımından en kötü örnek olacak kentlerden birisidir. İnanılmaz paralar harcayarak bir kenti yaşanılmaz hale getirmenin klasik bir örneği olmalı. Bunu söylerken herhangi bir partiyi veya belediye başkanını kastetmiyorum. Hepsinin derece derece sorumluluğu olmalı.
Haberde, Kürt kökenli vatandaşlarımızın Mersin'deki oranının yüzde 40'ı bulduğu söyleniyor. Bu yüksek bir oran tabii. Fakat Mersin'de geçmişte de çeşitli etnik kökenden insanlar vardı. Araplar, Fellahlar, Kürtler olduğu gibi, Hıristiyan Araplar, İtalyanlar, Yahudiler de vardı. İki kilise faal haldeydi.
Babam terziydi. Akif Usta adında uzun boylu, incecik bir Kürt kalfası vardı. Akif Usta heyecanla Şeyh Said isyanını anlatırdı. "Mustafa Kemal'in uçaklarını düşürmek için dağın tepesine çıkar, sopalarla uçaklara vurmaya çalışırdık!"
Anlattıklarına kendisi de gülerdi. Kimse gidip Akif Usta'yı savcılığa şikâyet etmeyi aklından bile geçirmezdi.
Geçirmezdi, çünkü o kuşak kanlı savaşları görmüş, trajedileri yaşamış insanlardan oluşuyordu. Akşam serinliğinde babamın terzi dükkânının önünde toplanıp çaylarını yudumlarken Büyük Seferberlik'ten, Harbi Umumi'den söz eder dururlardı.
Mersin'de farklı dini ve etnik kümelenme nedeniyle ne bir sürtüşme vardı, ne gerginlik, ne huzursuzluk. Portakal, şeftali, limon ağaçlarının, gül ve yasemin fidanlarını çerçevelediği evler eski püskü de olsa kent yaşamında Avrupai bir hava vardı. Kadınlar tek başlarına, örtünmeye
gerek duymadan ve rahatsız edilmeden çarşı-pazar gezmesine çıkar, çocuklarını deniz kenarına gezmeye götürürlerdi.
Farklı etnik dini kökenleri olanlar pek fazla birbirleriyle görüşmezdi gerçi, ama birbirlerini rahatsız da etmezlerdi. Osmanlı'dan kalma
bir alışkanlıktı belki de, kim bilir?
Ama mezarlarını aynı yere kazmakta bir sakınca görmedi Mersinli. (Dünyanın pek çok yerinde mezarlıklar ciddi kavga nedeni olmuştur.) Halen de Mersin mezarlığında Yahudiler ve Hıristiyanlar için ayrılmış yerler vardır.
Ebediyen aynı mezarlığı paylaşacak insanların geçici olarak aynı kenti paylaşmaması biraz tuhaf kaçmıyor mu?
Demem o ki, o eski Mersin döne dolaşa bu hale gelmiş şimdi. "Türk anadan Türk babadan doğmadıysanız size dünyayı dar ederiz" diyecek kadar kendinden geçmiş insanların yaşadığı bir yer olmuş.
Bu 'gelişme' midir, bilmiyorum. Tüylerim ürperiyor.