İhanetten de beter

'Bir Savaş Verdik, Kimse Gelmedi' adını taşıyan bir film vardı. Afgan savaşı biraz o filmi anımsattı bana:

'Bir Savaş Verdik, Kimse Gelmedi' adını taşıyan bir film vardı. Afgan savaşı biraz o filmi anımsattı bana: 'Bir Cihat Verdiler, Kimse Umursamadı!' Hiçbir İslam ülkesi
'cihat' çağrısına olumlu yanıt vermediği gibi, Amerika'nın müdahalesine de resmen karşı çıkmadı. Cihada bazı bireysel katılımlar oldu, ama dünyadaki nüfusu bir milyarı aşan Müslümanlardan bu yolu seçenlerin sayısı birkaç binle sınırlı kaldı.
Paradoksal bir biçimde, asıl ABD'nin 'cihat' çağrısı destek buldu, dünya devletleri Amerika'yı destekledi. Tabii bu destekte ABD'nin askeri ve ekonomik gücü önemli bir rol oynadı. Fakat, bunu salt güce bağlamak yanlış olur. İnsanların çoğu, ABD'ye yapılan 11 Eylül saldırısının haksız, yanlış ve insanlık dışı olduğunu düşündükleri için Afgan savaşında en azından yansız kalmaya çalıştılar.
Nasıl ki geçen yüzyıl, faşizm ve komünizm gibi totaliter düzenlerin gerilemesine tanık olduysa, önümüzdeki on yıllarda da dinci totaliterliğin, dini siyasete indirgeyen anlayışın gerilediğini göreceğiz. 11 Eylül saldırısı ve ona cevaben gelen Afgan savaşı, bu gerilemenin dönüm noktalarını oluşturacak.
İşte bu noktada, Afgan savaşına yol açan 11 Eylül saldırılarının mimarı Usame bin Ladin'in büyük sorumluluğu var. Yalnız ölümüne neden olduğu Amerikalılar için değil, mahvına neden olduğu Afganistan için, kendisini konuk eden bir halka ve ülkeye felaket getirdiği için, uğruna savaştığı bir davayı çıkmaz bir sokağa yönlendirdiği için sorumluluğu var. Bu noktada durup bir sorgulama ve değerlendirme yapması gerekmez mi?
Nitekim değerlendirmeyi yapıyor. Geçenlerde El Cezire televizyonunda yayımlanan konuşması, içinde bulunduğu ruh halini yansıtması bakımından ilginçti. ABD'yi suçluyor, büyük şeytanın yenileceğinden, Tanrı'nın kendi yanında olduğundan çok emin. Yol açtığı, neden olduğu yıkımdan söz bile etmiyor.
Hiçbir pişmanlık belirtisi, özeleştiri çabası, olup bitenleri olguların ve gerçeklerin ışığında yeniden değerlendirme niyeti yok. Olup bitenlerden en ufak bir sorumluluk taşıdığı izlenimini vermiyor.
İşte fanatik kafa yapısı böyle olur. Gerçek dünyayı dışarıda bırakır, kendi kurduğu fantezi dünyasında kendi yapay denklemleriyle oyalanır. Bu arada izleyicilerini perişan etmekten de geri kalmaz.
Bu ruh hali sadece Bin Ladin'e özgü olsa, gelip geçici bir cinnettir der önemsemezsiniz. Ama yazık ki bu anlayış bütün dinci çevrelerde yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Bizim dinci basında ve siyasetçiler arasında 11 Eylül hareketini, Bin Ladin'i, Taliban'ı, El Kaide'yi alkışlayanları çok gördük. (Taliban'ın Buda heykellerini topa tutmasını, BM yardım görevlilerini tutuklamasını, kadınlara yaptığı muameleyi eleştiren kaç dinci çıktı?)
Saadet Partisi İstanbul İl Divan Kurulu üyesi avukat Sıdkı Zilan, son savaşta tutsak düşen Taliban askerlerine şöyle sesleniyor:
"Kahramanlar kafeste/binlerce öldü tek nefeste/yer ve gök ateş/şehadet şerbeti içilir aheste aheste/.../Mezar -ı Şerif mezarı şehittir/Rabmo Şerif, alçak heriftir/.../Mücahit Taliban/.../kardeş kavgası halk Taliban/.../Viran bir ülke perişan bir halk/.../İhanet ihanet."
Aslında ihanetten daha kötü bir durumla karşı karşıyayız: Dünyada yaşanan gerçeklere sırt çevirmek, kendi hayal dünyasını gerçeklerle karıştırmak, yanlış hesaplar sonucunda kendisini konuk eden koca bir ülkenin mahvına yol açmak ve bütün bu olanlardan en küçük bir pişmanlık duymamak, olanları normal saymak... Bunlar ihanetten daha kötü değil midir?