Kabara

Avrupa'nın kapısına dayandık. Kapıyı açacaklar mı, ne kadar açacaklar, göreceğiz. Fakat, her ne olursa olsun, Türkiye kabuğunu çatlattı, Avrupa Birliği'nin dışında da kalsa, tam üye olarak kabul de edilse, bundan sonra ayaklarının üzerinde duran, kendi yolunu çizen bir ülke olarak yaşayacak.

Avrupa'nın kapısına dayandık. Kapıyı açacaklar mı, ne kadar açacaklar, göreceğiz. Fakat, her ne olursa olsun, Türkiye kabuğunu çatlattı, Avrupa Birliği'nin dışında da kalsa, tam üye olarak kabul de edilse, bundan sonra ayaklarının üzerinde duran, kendi yolunu çizen bir ülke olarak yaşayacak.
Yıllık ihracatı 60 milyar doları aşmış bir ülke Türkiye. Ve bu ihracatın büyük kısmı, gümrük birliği içinde eşit koşullarla yarıştığımız AB ülkelerine. Daha birkaç yıl önceydi, Güney Kore'nin ihracatı 50 milyar doları aştı haberini okuyunca pek özenmiş, 'Bizde neden olmuyor' diye üzülmüştüm.
Türkiye, dinamik, devingen, kıpır kıpır bir ülke. Büyük potansiyelleri var. Siyasi istikrar olduğu sürece bu potansiyellerin gerçekleşmesini kimse engelleyemez.
AB almazsa hiç karamsarlığa kapılmayın. Onlar kaybeder.
Bunları söylerken sadece ihracat rakamlarına, döviz gelirlerine filan bakmıyorum. Kendi yaşamım içinde gelişip serpilen Türkiye'nin büyüme macerasını düşünüyorum.
Ben Mersin'de doğup büyüdüm. Ailem orta halliydi ve kentin orta yerindeki bir mahallede yaşardık. Bizim evimize ve komşu evlere elektriğin gelişini anımsıyorum. Tabii elektrikle birlikte küçük boy 'Aga' marka bir radyo. Gerçi parazitler yüzünden normal yayınları alamıyorduk, ama olsun, parazit sesi dinlemek bile mutluluk veriyordu. (Babam daha sonra o radyo büyük gözüksün diye marangoza bir kutu yaptırdı, Aga'mız daha bir haşmetli durdu.)
Buzdolabı diye bir şeyin olduğunu duymuştuk, fakat tanıdıklarımızdan kimsede yoktu. Sanırım çok da pahalıydı.
Deniz kenarındaki Belediye Gazinosu'nda kocaman bir buzdolabı görmüştüm. İçinde balıkların, meyvelerin, marulların dizi dizi durduğu bir dolap.
Buzdolabımız yoktu, ama yemekleri saklamak için 'teldolabımız' vardı. Buzdolabı kadar etkili olmasa da, işimizi görüyordu. Bir de buz fabrikası. Birkaç kilometre mesafedeki buz fabrikasına gider, beş-on kuruşluk buz alırdım. Soğuk su için.
Bütün mesele, buzu erimeden eve getirebilmekti. Buz yolda erimesin diye üzerine talaş serperlerdi ama, gene de yarısı yolda erir giderdi.
Gece bastırmadan aydınlama işini halletmek gerekirdi. Normal olarak gaz lambası yakardık. Büyük gaz lambasının yanı sıra az gaz harcayan bir 'idare lambası' vardı. Sonra 'lüküs' lambası çıktı piyasaya. Geçenlerde bir müzede gördüm eski sevgili 'lüküs' lambasını. Gelinlik kız gibi duruyordu.
Lüküs çok iyiydi, neredeyse elektrik ampulü kadar parlak ışık verirdi. 'Lüks hayatın' simgesi gibi bir şeydi. Yalnız arada bir gaz hanesine hava pompalamak gerekirdi. Ve ikide bir gömleği yanar, bizi karanlıkta bırakırdı.
'Kabara' nedir bilir misiniz? Ayakkabı hemen eskimesin diye ayakkabıların altına çakılan küçük demir parçalarıydı. Nal gibi bir şey, yani. Fakir çocukların ayakkabısı kabaralı olduğu için taa bir kilometre öteden çıkardıkları sesten gelişleri ve fukaralıkları belli olurdu. 'Şakır da şakır, ben bir fakir, ben bir fakir..' der gibi yürürlerdi. Öğretmenler okula kabaralı ayakkabıyla gelinmesini istemezdi, ama ne çare.
Türkiye kabaralarını çıkardı attı artık. AB sınıfına kabarasız gireceğiz. Cumhuriyet döneminde, hatta benim yaşamım süresinde çok şey değişti. (Bu sözlerimden çok yaşlı olduğum soncunu çıkarmayın lütfen. Henüz
delikanlı sayılırım!)