Kızgın politikacılar

Sayın Başbakan taş atıyor: "Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz siyasetten çekildiklerini söyleyip sonra tekrar siyasete döndüler. Şimdi bu insanlara nasıl inanacaksınız?

Sayın Başbakan taş atıyor: "Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz siyasetten çekildiklerini söyleyip sonra tekrar siyasete döndüler. Şimdi bu insanlara nasıl inanacaksınız? Akşam yat başka, sabah kalk başka. Ama Tayip Erdoğan'ı iyi takip edin, böyle bir kararı verdiği anda!"
"Erkek adamın ağzından söz bir kez çıkar" demeye getiriyor, "ben onlar gibi değilim, dönmem!"
Ama temel ideolojik tercihlerini bir gecede gömlek değiştirir gibi ('Milli Görüş gömleğini çıkardık') değiştirenin kim olduğunu unutmuşa benziyor. Laiklik düşmanlığını bırakıp bir gecede laik ve Atatürkçü olan kişiler değil mi AKP'nin liderleri?
Erdoğan'ın Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli için söylediklerini şimdi kendisi için ve yoldaşları için söyleme hakkımız doğmuyor mu? 'Şimdi bu insanlara nasıl inanacaksınız?'
Seçime birkaç gün kala liderler arasında laf atma yarışı çığırından çıkmaya başladı. Sanki 'Kim daha ağır söz söyleyecek, kim daha ağır ithamda bulunacak' yarışmasını izliyoruz.
Gerçekten en küfürbaz ve saldırgan olan liderin partisi en fazla oyu da kapacak mı dersiniz? Bunun hiçbir kanıtı yok. Tam tersi olabilir, soğukkanlılığını koruyan halk kitleleri, 'Bu küfürbaz adamlara devlet gemisi emanet edilmez' diyerek sükûnetini koruyanlara yönelebilir.
Karşılıklı küfürleşmenin bir sakıncası da seçim sonrası dönemde görülecektir. Bu gergin ve kırıcı ortamdan normal ilişki ortamına geçmek biraz zaman alabilir. Özellikle koalisyon hükümeti kurulacaksa şimdi bolca söylenen sözler gün gelir ayaklara takılan prangaya dönüşür. Rahşan Ecevit'in MHP hakkında söylediği sözler koalisyon görüşmelerini nasıl tıkamıştı! Özellikle başa güreşen liderlerin sözlerinin kırıcılık dozunu iyi ayarlamalarında yarar var.
Yüzde 10 baraj olmasaydı ortamın böyle sertleşmesi küçük ve radikal partilerin işine yarardı. Fakat ulusal barajın bu kadar yüksek olması küçük partilere oy kaymasını önlüyor. Radikal partilerin güçlenmesini engelliyor.
Fakat, paradoksal bir biçimde, merkezdeki büyük partilerin en azından söylem düzeyinde sertleşmesine yol açıyor. Oylar nasıl olsa merkezde kilitlemiş durumda...
Bu 'söylemsel ve yüzeysel radikalleşmeyi' seçmenin nasıl karşıladığı da ayrı bir konu. Bir kısmı kuşkusuz ki kızgın görünüşlü liderlerin havasına kapılıp sertleşiyor. Fakat seçmenlerin büyük kısmı sanırım olup biteni, meydanlarda atılan haşin nutukları, kurulan idam sehpalarını 'Seçim zamanıdır, olur böyle şeyler, seçimden sonra liderlerimiz normal hallerine dönerler' diye karşılıyor.
E kolay değil, seçmenimiz de artık dünyanın deneyimli seçmenleri arasında sayılır. 60 yılı aşkın bir süredir bu işin içinde. Ne seçimler, ne politikacılar gördü, ne seçim vaatleri dinledi, ne ihanetlere tanık oldu...
Demokrasinin önemli bir fazileti de budur: Zaman içinde halk deneyim kazanır, eğitilir ve öğrenir. Hatta bazen aydınlardan ve politikacılardan daha da hızlı öğrenirler!
Şimdi de bağırıp çağıran politikacıları sükûnetle izleyen bir halk kitlesi varsa, muhtemelen bu yüzdendir.