Küçük kadın

Yalancıktan da olsa kibarlaşıyoruz. Bazı sözcükleri kullanmak artık kabalık sayılır oldu. Örneğin gözü görmeyen insanlara eskiden 'kör' derdik. Şimdi kör demiyoruz, görme engelli demek daha kibarca sayılıyor.

Yalancıktan da olsa kibarlaşıyoruz. Bazı sözcükleri kullanmak artık kabalık sayılır oldu. Örneğin gözü görmeyen insanlara eskiden 'kör' derdik. Şimdi kör demiyoruz, görme engelli demek daha kibarca sayılıyor. Nedendir, bilmem.
Aynı şekilde, kulağı duymayana eskiden 'sağır' derdik, şimdi kibarca 'işitme engelli' diyoruz.
Ahrazlar 'konuşma engelli' oldu.
Topallar 'yürüme engelli'.
Çingeneler 'Roman' oldu.
Yahudiler 'Musevi'.
Kadınlara da 'kadın' demek nedense ayıp artık. 'Bayan' veya 'hanım' diyoruz. "Bayanlar yüzme takımı" deniyor. 'Kadın' olmak ayıp bir şeymiş gibi.
'Cüceler' için ne diyeceğiz şimdi? Bir cüceye cüce demek ayıp mıdır? Ayıpsa ne demeli? 'Çok kısa boylu insan' demek biraz uzun kaçar.
Her neyse, bütün bunları o unutamadığım kadın aklıma gelince düşündüm. Çok kısa boyluydu. 60-70 santim kadar. Ama içimden 'cüce' demek gelmiyor. Anısına saygısızlık etmiş olurum diye korkuyorum.
Çocukluk yıllarımın Mersin'inden kalan bir çizgiydi o kadın.
Çok kısa boyluların bir özelliği vardır: Genellikle vücutlarında oransızlıklar ve deformasyon olur. Oysa o çok kısa boylu kadın hiç de öyle değildi. İnanılmaz bir güzelliği vardı. Son derece zarif yüz ve vücut hatlarıyla mini bir güzellik kraliçesi gibi veya yapma bir bebek gibi dururdu.
Evleri yolumun üzerindeydi. Yaz günleri akşam saatlerine doğru ortalık serinlemeye başlayınca evinin önüne çıkar, kapının yanında durup yolu izlerdi. Özenle dikilmiş elbiselerinin yansıttığı güzellikle, yüzündeki sonsuz keder görüntüsü arasında bitmeyen bir zıtlık var gibiydi.
Başka bir âlemden, bir masal dünyasından gelmişti sanki.
Arada bir kız kardeşi veya annesi olması gereken bir kadın evden çıkar, sevgi dolu bir şeyler söyler, azıcık da olsa çok kısa boylu kadına eşlik ederdi.
Eski evlerde genellikle olduğu gibi yüksek bir duvarla çevrilmiş geniş bir avlunun ortasında yükselen güzel bir evleri vardı. Sokak kapısı yarı açık olduğu zaman gördüğüm kadarıyla çiçeklerle ve ağaçlarla bezenmiş küçük bir bahçe evi kuytu bir serinlikle donatırdı. Ama belli ki sevgi ve huzurlu bir ortamda da olsa küçük kadının dinmeyen bir hüznü ve yalnızlığı vardı.
Kendisiyle hiç konuşmadım. Ama konuşsam bile o muhteşem yalnızlığına nüfuz edebileceğimi hiç sanmıyorum. Evlerinin önünde durup ana caddeyi izleyen o kadına ne oldu, nasıl yaşadı, neler hissetti, azıcık olsun mutlu olabildi mi, bir yük gibi taşıyıp durduğu yaşamı sona erdi mi, sona erdiyse yaşam muhasebesini nasıl yaptı, devler ülkesindeki ziyaretini nasıl değerlendirdi... Buna benzer sorular aklıma takılır zaman zaman.
'Hayır' diye düşünürüm, o bir cüce değildi. Küçük bir kadındı. Çok güzel bir kadın. Keşke bunu kendisine söyleyebilseydim.