Küçüklerin büyük korkuları

Bir öğretim yılı daha başladı. Çırpı gibi incecik bacaklarının üstünde kocaman çantalarını sırtlayıp okul yolunu arşınlayan minikleri görünce okula ilk gidişim aklıma geliyor.

Bir öğretim yılı daha başladı. Çırpı gibi incecik bacaklarının üstünde kocaman çantalarını sırtlayıp okul yolunu arşınlayan minikleri görünce okula ilk gidişim aklıma geliyor. Kim bilir şimdiki minikler benim yaşıma gelince bugünleri nasıl anımsayacak?
Kim bilir şimdi nasıl korkular içinde okula gidip geliyorlar. Aileden ilk kopuş, kendi başına dünyayla ilk tanışma, kolay değil.
Annem ağır hastaydı. Ayak altında dolaşmayayım diye beni Anamur'a, amcamın yanına göndermişlerdi. Okula orada başladım.
Şimdiki çocuklar gibi ağır bir çantayı sırtlamam gerekmemişti. Cüz kesesi gibi minik bir torba dikilmişti okul çantası olarak. Bu torbayı boynuma asıyordum. İçinde okul malzemesi olarak bir defter, kalem, silgi ve okuma kitabı vardı. Okullu olmuştum ve çantamla gurur duyuyordum. Ama hiç arkadaşım yoktu. Olması için de çaba harcamıyordum.
Okula başladığımın ilk haftası olmalı. Cumartesi günü İstiklâl Marşı okundu, öğrenciler dağıldı, ben de heyecanla koşup amcamın evine vardım ve işte felaketi o zaman fark ettim. Okul torbamı kaybetmiştim! İçindekilerle birlikte yok olmuştu!
Hayatımda yaşadığım en büyük şoklardan birisiydi. Dünyam kararmıştı. 'Aptalın birisin' diye düşündüğümü anımsıyorum, 'bir çantaya sahip çıkamadın!'
Birinci sınıfın ikinci dönemini Mersin'de okumama karar verildi. Kayıt için halamın oğlu beni okula götürdü. Çocuklar derste olduğu için okul bahçesinde kimse yoktu. "Sen burada bekle" dedi Kemal abi, "ben müdürle konuşup geleyim."
Bahçede bir ağacın altına çömeldim. Biraz sonra zil çaldı, çocuklar küçük canavarlar gibi koşarak bahçeye çıktı. Çok kalabalıktılar. Ve sanki hepsi de kol kola girmiş, kaykay yapar gibi hareketlerle üstüme doğru geliyorlardı. Korktum. Koşarak binanın içine girdim, okul müdürünün odasını buldum, kapısının karşısında çömelip topumla oynamaya başladım. Küçük, üstü yağlıboyayla renklendirilmiş lastik bir toptu. Elimden kaçtı, gidip müdürün kapısına dayandı. Kapı yarı açıktı. Korkudan gidip topumu alamadım. Okuldan çıkıp giderken aklım geride, boyalı lastik topumda kalmıştı.
Beni Behiye hanımın sınıfına verdiler. Behiye hanım, kır saçlı, yaşlıca, gözlüğü burnunun ucunda duran bir öğretmen prototipiydi. Sesinden ve bakışlarından kızgın olup olmadığını anlamak pek mümkün değildi.
Sınıfa girdi, sandalyesine oturdu, 'Gel bakalım' diye yanına çağırdı beni. Neden sene ortasında okul değiştirdiğimi sordu, sonra "Senin numaran 114" dedi, "haydi otur yerine."
Büyük bir felakete uğramışım gibime geldi. Ne demekti 'Senin numaran 114?' Ben bu numarayla ne yapacaktım? Bu numara iyi bir şey miydi, yoksa kötü bir şey miydi? Sıramda büzüşüp kaldığımı anımsıyorum.
Şimdi çantasını sırtlayıp okula giden miniklere bakınca aklıma geliyor bütün bunlar. Kim bilir onların içinde de ne korkular var, diyorum kendi kendime.