Kurtuluş reçeteleri

Zamanla nasıl da değişiyor her şey.</br>Bir zamanlar hiç durmadan tartıştığımız 'kurtuluş' ve 'kalkınma' sorunlarımız vardı. Bu iki sorun da birbirinin benzeri şeylerdi.

Zamanla nasıl da değişiyor her şey.
Bir zamanlar hiç durmadan tartıştığımız 'kurtuluş' ve 'kalkınma' sorunlarımız vardı. Bu iki sorun da birbirinin benzeri şeylerdi. Kurtulursak kalkınmış olacaktık, kalkınırsak da kurtulacaktık. Döneme ve zamana göre formüllerimiz farklılaşıyordu.
Benim anımsadığım en eski kurtuluş formülü okuryazarlığın yaygınlaşmasıydı. Pozitivist düşüncenin de etkisiyle olmalı, sevimli ülkemizde herkese okuma - yazma öğrettiğimiz gün, kurtulmuş ve kalkınmış olacağımıza inanırdık. Bununla paralel giden bir başka formül, kara çarşaflı kadınlarla ilgiliydi. Kara çarşafla çarşı pazar dolaşıp duran kadınlar bizi dünyaya rezil ediyor, sanki geri kalmış bir Afrika ülkesiymişiz imajına yol açıyordu. Gazetelerde sık sık kara çarşaflı haremiyle yolda yürüyen sakallı, şalvarlı ve eli tespihli adamları şaşkınlıkla izleyen turistlerin fotoğrafları yayımlanır ve resimaltında ebedi sorun gündeme getirilirdi: 'Gene dünyaya rezil olduk!
Artık okuryazarlık sorunumuz yok, kara çarşaflar da neredeyse ortadan kalktı, artık kadınlar türban takıyor. Hem de protokolün en ön safında. Ama dertlerimizin bittiğine dair de en ufak bir işaret yok.'
Bir başka kalkınma-kurtulma formülü 'topluiğne' idi. Evet, topluiğne! Zira durmadan yakınır dururduk: 'Tüh yahu, bir topluiğne bile üretemiyoruz! Bir topluiğne üretsek var ya, vallahi artık kimse tutamaz bizi, dünyayı dize getiririz!'
Derken o da oldu, topluiğne üretimine de başladık. Hatta geçenlerde sayın Demirel'in haklı bir gururla övündüğüne tanık oldum: "Türkiye'de ilk topluiğne fabrikasını ben açtım!" diyordu. Yazık ki topluiğne üretimiyle de istenilen sonuca ulaşamadık. Hâlâ herkes bize sanki geri kalmış
bir ülkeymişiz gibi davranmaya devam etti.
Bir başka kurtuluş formülü, otomobil üretmekti. Avrupalılardan bizi ayıran en önemli husus, onların otomobilinin olması, bizim de çoğu kez yaya kalmamızdı. Bu farkı ortadan kaldırırsak, kalkınmış olacağımız gün gibi aşikârdı.
Bu amaçla 27 Mayıs 1960'ta sert bir askeri darbe yaptık, 'Devrim' otomobilini icat ederek ve üreterek tarihi bir adım attık. Ama maalesef inatçı araba bir türlü yürümedi. Belli ki karşıdevrimci bir zihniyetin ürünüydü.
Kurtuluş ve kalkınma uğruna daha neler yaptık neler. Hepsini saysam kitaplar dolar, roman olur. Kimimiz turizme yönelip, sahillerimizi çıplak göğüslü, sarışın, balıketinden turist kadınlarla doldurusak kalkınacağımızı iddia etti. Maşallah içimiz dışımız turist oldu, arada bir bazılarına tecavüz ettiğimiz bile oluyor, ama ülkemiz hâlâ kurtulamadı. 'Asıl sorun dövizde ve ihracatta. Hele ihracatımız 1 milyar doları yakalasın, işte o zaman kalkınmış ve kurtulmuş oluruz' diyenler de vardı. Şimdi 60 milyarı geçti ihracatımız, hâlâ 'Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini' diye ağlaşıyoruz. Hâlâ Avrupa bizi kapısında kul etmek için, 'Yook, olmuyor, olmuyor' deyip duruyor.
Geçen gün Ege Sanayici ve İşadamları Derneği'nin yaptırdığı bir araştırma yayımlandı. Buna göre, ülkemizde 1.5 miyon kişi günde 1 dolarla, 7 milyon kişi 2 dolarla geçiniyor, insanlarımızın yüzde 15'i okuma-yazma bilmiyor (Şırnak'ta yüzde 44.5), bölgelerimiz arasında büyük eşitsizlik sürüp gidiyor...
Biraz Keloğlan gibiyiz: 40 gün 40 gece yürüyüp, ancak bir arpa boyu yol gidiyoruz sanki. Neye yaradı onca kurtuluş ve kalkınma reçetesi, bilmiyorum. Her şeye rağmen reçete üretmekten de geri kalmıyoruz. Son reçetemizi biliyorsunuz değil mi: 'Hele bir Avrupa Birliği'ne girelim, siz o zaman görün bizi. Kimseler duramaz karşımızda artık!'