Tehditler yine başladı

28 Şubat'tan sonra bana gelen tehditler bıçakla kesilmiş gibi bitmişti. Şimdi yine başladı.

Alışmıştım. 28 Şubat öncesi çok tehdit iletisi alırdım. Bir merkezden yönetildiği belli olan, birbirinin kopyası gibi iletiler. 28 Şubat'la birlikte bunar bıçakla kesilmiş gibi bitiverdi.
Ta ki son seçimlere kadar. 22 Temmuz'dan sonra kızgın ve tehditkâr iletiler yeniden boy gösterdi. Geçenlerde aldığım bir iletide polis olduğunu iddia eden biri 'vatan haini olduğumu', 'kafama iki defa sıkacağını' söylüyordu.
Kim bilir, gerçekten polis miydi?
Fakat, polis olmasa bile bu zihniyette birinin polis rolünü benimsemesi neyi ifade eder dersiniz?
AKP'nin seçim zaferini 'demokrasinin' ve bilmem kaçıncı cumhuriyetin zaferi olarak ilan eden ve bunu kutlayanlar var. Gerçekten öyle olup olmadığını zaman gösterecek.
Ünlü Fansız toplumbilimci Alexis de Tocqueville'in bir sözü vardır. Demokrasiye gelebilecek en büyük tehdidin topluluk baskısından kaynaklanabileceğini söyler. Şimdi böyle bir tehlikeye doğru gidiyor muyuz endişesine düşmemek elde değil.
Dünkü Milliyet'in manşetiydi: 'Yolda zorunlu namaz molası'. Şehirlerarası otobüs yolculuklarında bazı yolcuların baskısıyla namaz molası veriliyormuş!
Dünkü yazısında Özdemir İnce kitabını resimleyecek kişinin baskılar karşısında resimlemeden vazgeçtiğini anlatıyor ve 'Gündelik faşizm' diyordu buna. İsabetli bir terim, diye düşündüm!
Faşizmi hep 'devletin yapıp ettiği bir şey' olarak görmeye alıştık. O devleti var eden insanların katkısını unuttuk. (Gerçi faşizmde devlet kavramının çok temel bir yeri var kuşkusuz.)
Almanya'da faşizmin dayandığı toplumsal değerleri inceleyen Fromm (Özgürlükten Kaçış) ve Adorno (Otoriter Kişilik) gibi araştırmacılar faşizmin temelinde yatan insan unsuruna dikkati çekerler.
Türkiye'de öyle yüksek bir toplumsal otoriterlik var ki (törelerimiz, asker milletiz, su küçüğün, söz büyüğün, büyükler ister döver, ister sever..)
şu kadar demokrasinin bile var olabilmesi bana hep bir mucize gibi gelmiştir.
Şimdi bir anayasa tartışmasıdır gidiyor.
Daha doğrusu gidemiyor. Çünkü Gül'ün adaylık sürecinde işleyen otoriter gizlilik, anayasa yapım sürecinde de kendisini gösterdi.
Ama demokrasiyi salt bir aynasal ve kurumsal düzenleme süreci olarak görmek uzun dönemde yanlış sonuçlar verecektir. Demokrasi aynı zamanda topluma egemen olan değer yargılarıyla, davranış kalıplarıyla ve kültürle ilgili bir olgudur.
Bunları söylerken 'dinci laik, sağcı solcu' ayrımları yapmak, şu kümedekiler demokrattır, şunlar otoriterdir, diye yargıya varmak da doğru değil. Solcu ve laik olanların da, dinci ve otoriter olanların da aynı derece otoriter olabildiklerini gördük geçmişte.
Şimdi sıra AKP'lilerin sergileyeceği uygulamada. Bana öyle geliyor ki, fırsatını bulurlarsa...