Televizyon icat edilmeden önce

Taşınabilir pilli radyolar çıktığı zaman bu büyük bir devrim sayılmıştı. Artık radyo yayınları dağ tepelerinde dünyadan kopmuş bir hayat yaşayan köylülere ulaşacaktı.

Taşınabilir pilli radyolar çıktığı zaman bu büyük bir devrim sayılmıştı. Artık radyo yayınları dağ tepelerinde dünyadan kopmuş bir hayat yaşayan köylülere ulaşacaktı. Köylü, okuma yazma bilmese bile dünyadan haberdar olacaktı. Üçüncü dünya ülkeleri ayağa kalkacak, çalkantılar birbirini izleyecek, topraksız köylüler, sömürülen halklar ayaklanacaktı. Bu minval üzre çok kitap ve makale yazıldı, çok şey söylendi. Kim bilir, 1960'lardaki, 70'lerdeki halk hareketlerinde ve sömürgeciliğe başkaldıran milliyetçi solcu hareketlerde belki radyonun gerçekten payı olmuştur.
Ama bir şeyi çok iyi anımsıyorum. 1950'lerin başlarında Anamur köylüleri 'ajans haberlerini' dinlemek için köylerinden eşeklerine biner, saatlerce yol gittikten sonra radyosu olan kahvenin önünde haber dinlemenin zevkine varırlardı. Bir taraftan bakkaldan aldıkları çarşı ekmeğiyle helvayı yer, bir taraftan da Kore savaşının haberlerini dinler, Kunuri Muharebesi'ndeki kahramanlıklarımızı tartışırlardı. (Daha fakir olanların helva almaya gücü yetmezdi. Onlar, ev ekmeğinin içine katık olarak çarşı ekmeğini koyarak yerdi.)
Kasabada bir radyo vardı, ama yaylada o da yoktu. Yayladaki en iyi haber kaynağı çerçilerdi. Şimdi süpermarket ve hipermarketler dünyasında çerçinin ne olduğunu kimse anımsamaz elbette. Çerçi, bir çeşit
ayaklı dükkân gibi bir şeydi. Bir eşeğin veya atın üzerine incik boncukları, kumaşları, taktak helva denilen ve yerken dişinizi kıracak kadar sert olan sarı renkte bir helvayı, tuzu, şekeri.. koyup yaylalarda dolaşarak ticaret yapan kişilerdi çerçiler. Yaylaya gelir gelmez eşeklerini koyu bir ağaç gölgesine çeker, mallarını indirir, çevresinde toplanan kadınlara ve çocuklara satışa başlarlardı. Gerçi çerçilerin verdiği haberler daha çok yöresel nitelikte olurdu, ama gene de haber ihtiyacını bir ölçüde karşılardı sanırım.
Ben radyoyla tanıştığımda ilkokul ikinci sınıfta olmalıydım. Babam
kolunun altında küçücük bir AGA marka radyoyla geldi bir gün. Bütün aile heyecanla radyonun çevresinde toplandık. Parazitler arasında bir şarkının
izlerini yakalamak hepimizi pek mutlu etmişti. Gerçi bu radyonun ufak olmasını babam içine sindiremedi. Bir marangoza radyoyu daha büyük gösterecek bir konsol yaptırdı.
İlk zamanlar en merak ettiğim şey, radyonun içindeki küçük adamlara kimin yiyecek ve içecek verdiğiydi. Herhalde herkes uykudayken yapıyorlardı bu işi.
Zamanla radyoya ve parazitlerine alıştık. Yaşamımızın önemli bir parçası haline geldi.
Yılbaşlarını, büyük ikramiye çekilişlerini onu dinleyerek kutladık, izledik.
Macarları futbolda 3-1 yenmemizi...
Süveyş Savaşı'nı...
Rusların Macaristan'ı işgalini...
1950 seçimlerini...
Kore Savaşı'nı...
Menderes'in 'beşuş bir çehre ile uçaktan inişini...'
Vatan Cephesi'ne iltihakları...
Hayali Küçük Ali'nin skeçlerini...
Moskova'nın sesi olan 'Bizim Radyo'yu...
Alpaslan Türkeş'in davudi sesiyle okuduğu 27 Mayıs bildirisini...
27 Mayıs'ı izleyen darbe girişimlerini...
Sonra... Televizyon icat oldu. Her şey değişti işte. Yeni bir dönem başladı.