Yalnız ölümler

İki ölüm haberi çarpıcıydı. Birincisi binlerce yıl önce birbirine sarılıp ölen bir kadınla erkeğin fotoğrafı. Sevgililer Günü mesajı gibi bir şeydi.

İki ölüm haberi çarpıcıydı. Birincisi binlerce yıl önce birbirine sarılıp ölen bir kadınla erkeğin fotoğrafı. Sevgililer Günü mesajı gibi bir şeydi.
İkincisi, Amerika'nın Long Island kentinde yaşayan 70 yaşında bir adamın ölümü. Vincenzo bir yıl önce televizyon izlerken ölüvermiş. Elinde kumandayla öyle kalakalmış. Bir yıl geçmiş. Vincenzo'yu geçenlerde buldular. Televizyon hâlâ çalışıyor, Vincenzo donuk gözlerle televizyona bakıyor.
Bir yıldır ne arayan olmuş ne soran. Komşuları da Vincenzo'nun yokluğunu farkına varmamış. Ne çoluk çocuk, ne akraba, ne eş dost, kimse kapısını çalmamış. Vincenzo'yu, halkı soğuğa karşı uyarmak için ev ev dolaşan belediye çalışanları bulmuş, merak eden bir dostu değil.
Bu iki ölüm binlerce yıllık terakkinin bir özeti miydi, diye sormadan edemiyor insan. İnsan ölümde bile yalnız olmamalı. Yunus değil miydi şunları söyleyen: "Bir garip ölmüş diyeler/Üç gün sonra duyalar/Soğuk su ile yuğalar/Şöyle garip bencileyin."
Eskiden üç günmüş sınır, şimdi bir yıla çıkmış belli ki. Bir ara Amerika'da bu yalnız ölümlere pratik bir çare bulunmuştu. Yalnız
ölmek istemeyenleri avutacak, elinden tutacak, ölüme karşı yüreklendirecek elemanları kiralamak mümkündü. Tabii makul bir ücret karşılığında! Eğer paranız varsa, kapitalizmde her derde bir deva buluyorlar işte.
Eski toplumlardan bazılarında daha da köklü çözümler vardı. Ölen kişi varlıklı ve soylu bir erkekse, mezarına yiyecek, giyecek, at, altın koydukları gibi, ölen hatırlı kişinin cariyelerini veya karılarını da mezara koyarlardı! Diri diri! Bu eşlerin ve cariyelerin 'Aman efendimiz ölmesin' diye neden o kadar çırpındıklarını anlamak mümkün.
Ölümü güzelleştirmeye çalışanları da gördük: "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde/Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter/Ve serin serviler altında kalan kabrinde/Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter."
"Bir namazlık saltanatın olacak taht misali o musalla taşında" diye bizi avutmaya çalışanları da gördük. "Kapımı çalıp durma ölüm, ben
ölecek adam değilim!" diye meydan okuyanlar da vardı. Ya da endişe: "Ölüm kapımda kişner bir at oldu nihayet."
Ama en kötüsü yalnız ölüm olmalı. Kemalettin Kamu'nun dediği gibi:
"Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında/Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi/Mustaribim bu duvarın dış tarafında/Şefkatine inandığım biri
var gibi/Sanırım saçlarımı okşuyor bir el/Kımıldamak istemiyor göz kapaklarım/Yan odadan bir ses diyor gibi 'gel'/Ve hakikat
bırakıyor hülyamı yarım/ Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın/Kulaklarım komşuların ayak sesinde/Varsın gene bir yudum su veren olmasın/Başucumda biri bana 'su yok' desin de."
İnsan öldüğü zaman kimse farkına varmıyorsa, o hayatı yaşamanın bir anlamı kalıyor mu, bilmem. Belki yalnızlık Tanrı'ya bile mahsus değildir. İnsanları neden yarattı sanıyorsunuz?