Yıkım

Son 50 yılda Ankara en azından iki kez yıkıldı ve yeniden yapıldı. Diğer kentleri izleyemedim, ama sanırım aynı durum onlar için de geçerlidir.

Son 50 yılda Ankara en azından iki kez yıkıldı ve yeniden yapıldı. Diğer kentleri izleyemedim, ama sanırım aynı durum onlar için de geçerlidir. Karşı konulmaz bir tutkumuz var: Dört katlı binayı yıkıp, yerine sekiz katlı bir bina yapmak, sonra o sekiz katlıyı yıkıp yerine 15 katlı başka bir bina dikmek.
Her şey rant için, kâr için. Oysa bu konuda bireysel kâr hırsıyla toplumsal yarar açıkça zıtlaşıyor. Son yıllarda liberal ideoloji düşünce yapımıza o kadar egemen oldu ki, bireylerin kâr hırsının her durumda toplumsal yararı da artıracağını bir veri gibi kabul eder olduk. Oysa durum öyle değil. Bireysel kâr motifi toplumsal yarara katkıda bulunabilir de, bulunmayabilir de. Bu, her durumun kendi özelliğine göre değerlendirilmelidir.
Sapasağlam binaları durup dururken yıkıp yerine yenisini dikmek birey açısından kârlı bir yatırım olabilir, ama toplumsal açıdan net bir kayıptır.
Üstelik bu durumla sadece Türkiye'de karşılaşmıyoruz. Serbest rekabetin sonunda toplumsal yararı sağlayacağına iman etmiş olan diğer ülkelerde de aynı durum var. Örneğin Amerika'da bina yıkmak başlı başına bir endüstriye dönüşmüş gözüküyor. 20-30 katlı sapasağlam binaları birkaç dakika içinde yerle bir ediyorlar. Yerine 50 katlı bir başka bina yapmak için.
Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılıp yerine daha yüksek bir bina yapılacağının söylenmesi kimseyi şaşırtmadı. Kültür Bakanlığı'nın parası
varsa önce AKM'yi onarması, sonra da kalan parasıyla boş bir arsaya yeni bir kültür merkezi yapması daha akla mantığa uygun değil midir?
19 Nisan'da Ankara Palas Devlet Konukevi'nde Eczacıbaşı'nın desteğiyle Othmar Pferschy'nin fotoğraf sergisi açıldı. 20 Mayıs'a kadar sürecek
olan sergi, Cumhuriyet tarihimizin görsel bir özeti gibi. Yüzlerce fotoğraf, Ankara'dan, İstanbul'dan ve diğer yerlerden yaşam kesitleri sunuyor.
O fotoğrafları izlerken derin bir hüzün kaplıyor içinizi. Artık yok olmuş binalar, meydanlar ve yaşamlar. Her şeyi yıkmışız, Vandallar gibi. Ve yıktığımız sadece binalar değil. Binalarla birlikte kültürümüzü, tarihimizi, anılarımızı, yaşam biçimlerimizi de yıkmışız. Daha fazla para, daha fazla kâr, daha fazla rant için...
Serginin açılışında karşılaştığım Bülent Eczacıbaşı'na söyledim bunları. "Haklısınız" dedi ve ekledi, "üstelik yeni binalar eskilerinden daha güzel de olmuyor!"
Binalar sadece taş yığınlarından ibaret değildir.
Oralarda yaşayan insanlardan bir şeyler kalır binalarda. Alışkanlıklarımızdan, ruhumuzdan, düşlerimizden bir şeyler. Buna 'kültür' ya da 'yaşam biçimi' deyin isterseniz. Bunu en çok seneler sonra ziyaret ettiğiniz baba ocağında duyumsarsınız. Avlulardaki, odalardaki anılar sanki canlı gibidir. Uçuşur dururlar.
Binayı yıktığınız zaman hepsi birdenbire yok olur, kaybolur gider.