Açık küçülürken döviz girişleri neden güçlü?

2. çeyrekteki finansman girişinin de, rezerv artışının da temel kaynağı TCMB'nin zorunlu karşılık politikasının ayarlarıyla oynamasıdır.

Önceki gün açıklanan haziran ayına ait ödemeler dengesi verilerinden şöyle bir sonuç çıkıyor. İlk altı ayda 31 milyar dolarlık bir cari açık (2011 aynı dönem 45 milyar dolar) verirken, sağladığımız finansman da 35 milyar dolar (2011’de 47.5 milyar dolar) olmuş. Geçen yıl 11 milyar dolara yakın rezerv artışı sağlarken, bu yıl da 7.5 milyar dolara yakın bir rezerv artışı var.
Bu tabloda ilginç olan şu: Kayda değer bir cari açık küçülmesi varken, rezerv artışı neredeyse geçen yıl sağlanan kadar.
Biraz daha merceği yakına alırsak; 2012’nin ikinci çeyreğinde cari açık neredeyse yarıya düşerken sağladığımız finansmanda hiç değişiklik olmamış. Geçen yılın ikinci çeyreğindeki kadar (24 milyar dolar) finansman sağlamışız. Kayıt üzerinde güzel.
2009 sonrası dönemde, ödemeler dengesi finansmanının büyük bir ağırlıkla kısa vadeli sermaye hareketleri ile (‘sıcak para’) sağlanmasının sürdürülebilirlik açısından büyük bir risk taşıdığı çokça tartışılmıştı. Ağustos-Aralık 2011 döneminde bunun ne anlama geldiğini hep beraber öğrendik. Finansman girişi adeta dururken, döviz kuru yükseldi, ekonomiye şok yaşattık.
Şimdi şu aşağıdaki tabloya bakarak, “ne güzel dönemsel finansman ihtiyacının da üzerinde bir döviz girişi var, rezervler doldu yeniden; 103 milyar dolarla rekorlardan rekorlara koştuk” diyebilirsiniz. Ama bunun ‘emanet dövizle’ olduğunu yeniden anımsatmak istiyorum. Öyle olmasaydı; bugün dolar kuru TL karşısında hâlâ 1.80’lerde seyrediyor olmaz, kurda aşağı yönlü bir baskıyla karşılaşırdık. Banka bunları satın almış olurdu.
İkinci çeyrekteki yüksek finansman girişinin de, rezerv artışının da temel kaynağı Merkez Bankası’nın zorunlu karşılık politikasının ‘ayarlarıyla oynamasıdır’. Bankaların geçen yıl sağladıkları kadar finansmanın kaynağı da, bankalara TL zorunlu karşılık yükümlülüklerini döviz ya da altınla yerine getirebilme seçeneğinin sunulmasıdır.
Bu yılın ikinci çeyreğinde Merkez Bankası’nda tutulan döviz ve altın zorunlu karşılıkların toplam tutarındaki değişim 6.2 milyar dolar seviyesindedir. Dönüp ödemeler dengesi verilerinde ikinci çeyrekte Merkez Bankası’nın rezerv değişimine bakıyoruz; evet 6.2 milyar dolarlık artış var. Hatta eğer kaynağını bilemediğimiz 3.3 milyar dolarlık çıkışları ya da girmeyen dövizleri gösteren net hata ve noksan kalemi de olmasaydı; geçen yıl sağlanan rezerv artışının da üzerinde bir artışa, yani 10 milyar dolarlık bir rezerv artışına ulaşmış olacaktık! Hem de finansmanın kuruduğu bir dönemde!
Tamam, döviz rezerv artışı sağlamak, yüksek döviz rezervi sahibi olmak çok güzel, çok iyi. Ama bunu fazlasıyla zorlama yollarla yapmak, hele emanet ve her zaman gidebilecek dövizlerle yapmak iyi bir tercih değil.
Merkez Bankası son altı ayda giderek artan biçimde bu yönteme bu seçeneğe büyük bir önem atfetti. Bankalara, kabaca yüzde 10 maliyetle borçlandıkları TL yerine yüzde 2-3 maliyetle borçlandıkları dövizleri kendisine getirmelerinin yolunu açtı. Bankalar da buna atladı. Merkez Bankası, ‘ne getirirsen getir, döviz getir’ şiarıyla hareket ettiğinden, başarıyla geriye döndürülen dolarizasyon sürecine de darbe vurdu. Banka, kıt olan kaynağın döviz olduğunu, onun da kendi kasasında olmasını istediğini, zorunlu karşılık politikasıyla ilan etmiş oldu.
Ama unutmayalım ki; işler kötüye gittiğinde o bankalar maliyetine dahi bakmadan dövizlerini geri alabilir. O durumda da rezerv kaybı yüksek olacaktır.