Avrupa'da banka küçülmesi

Yunanistan seçimleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Avrupa'daki banka bilançoları küçülmeye devam edecek.

AB’deki kriz önümüzdeki hafta başından itibaren yeni bir patikaya geçecek. Yunanistan seçim sonuçları, kurtarma paketleri uygulanan ülkeler kadar, kurtaranların da kaderini biçimlendirecek. Ama Yunanistan seçimleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın değişmeyen tek olgu Avrupa’daki finansal kuruluşların bilançolarını küçültmeye devam etmeleri olacak.
Bu hafta içinde yayımlanan iki önemli raporun ana temasının ‘deleveraging’ olarak finansal yazına giren bilanço küçültme eğilimi olması herhalde tesadüf değil. Kaldıraçlı bilançoların terse çevrilmesi süreci olan bu eğilim, 2009 küresel krizi ile birlikte başladı. Krizin şiddetine göre hızlandı. Özellikle Euro Bölgesi’nde kimi ülkelerin kurtarma programlarına muhtaç duruma düşmeleri; bu ülkelerle benzerlikleri olan ülkelerin ya da alacak ilişkisi içinde bulunan ülkelerin finansal kuruluşlarında bilanço küçültme tercihini öne çıkardı.
Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda, Avrupa’daki bankaların kiminin 2014’e dek, kiminin de 2015’e dek planladıkları bilanço küçültme hedeflerinin toplamda 1.6 trilyon euroya ulaştığı anlaşılıyor. Rapora göre, her 100 milyar euroluk bir sermaye eksiği 1 trilyon 250 milyarlık bir bilanço küçültme hamlesine yol açıyor. Buna ilave olarak, finansal kuruluşların likidite açığının ortaya çıkması da çok temel bir bilanço küçültme eğilimi getiriyor. Çünkü likidite açığı sonunda borç ödeyememe ve iflasa giden yolun kilometre taşı. 

Geçmiş örnekler aynı
Kaldıraç oranı, bankaların bilanço büyüklüklerinin özkaynaklarına oranı olarak ölçülüyor. 90’lı yılların başında hem Japonya’nın karşılaştığı bankacılık krizi sonrasında hem de İskandinavya’daki bankacılık krizi sonrasında kaldıraç azaltma eğiliminin ortak olduğuna işaret ediliyor raporda.
Bu hafta yayımlanan, Dünya Bankası’nın Küresel Ekonomik Görünüm raporunda da Avrupa bankalarındaki bilanço küçülmesinin belirginleştiği; artan fonlama maliyetleri, karşı taraf riskinde artış, varlık kalitesinde erozyon ile sermaye yeterliliğine ilişkin kaygılar nedeniyle Avrupa bankalarının 2011’in ikinci yarısından sonra kredilerini küçültmeye başladıkları not ediliyor. Raporda, Avrupa bankalarınca gelişen ülkelerin bankaları için düzenlenen sendikasyon kredisi miktarında 2011 Ekim-2012 Mart arası altı aylık dönemde önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 40’lık bir düşüş olduğuna dikkat çekiliyor. Güney Asya’ya sağlanan proje kredilerinde de % 72’lik bir küçülme olmuş. Avrupa’dan yapılan borç verme işlemlerinde Rusya’ya yüzde 50, Türkiye’ye ise yüzde 56’lık bir küçülme not ediliyor. Dünya Bankası raporunda da yılın kalan bölümünde bilanço küçülmesi yavaşlasa da kredi akışındaki sıkılığın devam edeceği vurgulanıyor. 

‘Biz bunu planlamıştık’
Ülkemizde ağustos-aralık döneminde çok sert biçimde hissettiğimiz, son altı ayda da görece daha yumuşak ama daralmanın devam ettiği bir sermaye akışının arka planında, işte bu anlattığımız bilanço küçülmesi var. Zaman zaman ekonomi yönetimindeki siyasetçilerin “Biz bu yavaşlamayı planlamıştık” türünden açıklamaları bu arka planı bilenler için eğlenceli bir hal sergiliyor olsa da durum büyüme açısından eğlenceli değil.
Avrupa’da işler bundan sonra nasıl seyrederse seyretsin, finansal kuruluşların bilanço küçültmesinden geriye dönmeleri pek de olası değil. Kimi kuruluşlar kendi olanakları ile sermaye eksiklerini yerine getirirken kimi kuruluşlar da bunu kamu sermayesi ile sağlayacak. Değişmeyen, yüksek kaldıraçların ve riskli varlıkların azaltılması olacak.
Her iki kurumun raporundan çıkan görünüm, önümüzdeki dönemde ülkemiz için de daralan kredi ve finansman olanakları anlamına geliyor.