Avrupa'da 'kaynayan kurbağa'

Faizlerdeki rekor düşüşler, çok vahim ekonomik olaylar finansal pencerelerde normal gelişmeler gibi izlenip gidiyor.

En son Yunanistan’ın borç yapılandırmasını sonuçlandıran Charles Dallara, Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) başkanı idi. 1993’ten bu yana bu görevi yürüten Dallara önceki gün, kişisel nedenlerle 2012 sonunda görevden ayrılacağını açıkladı.
1983’te borç krizi sırasında kurulan ve 70 ülkeden 500’e yakın büyük ticari banka, yatırım bankası, varlık yönetim şirketi ve sigorta şirketi üyesi olan IIF’nin, büyük finansal kuruluşların küresel birliği olma niteliği var.
İşte bu nitelikleri nedeniyle Yunanistan’ın borç yapılandırmasında belli bir alacaklı mutabakatı sağlanabilmesi için önemli bir işlev üstlendi. Görüşmeleri yürüttü, talepleri ve pazarlıkları müzakere masasına taşıdı. Yapılandırmanın görece başarılı sonuçlanmasında payı var.
İşte bu kurumun en önemli profesyonel yöneticisi Dallara’nın, henüz görev süresi dolmadan böyle bir ayrılma kararı vermesine neden ne olabilirdi? Mayıs ayı sonunda yaptığı açıklamalar buna biraz ışık tutuyor. Dallara Bloomberg’e verdiği bir mülakatta, Yunanistan’ın eurodan çıkması halinde bunun faturasının 1 trilyon eurodan fazla olacağını açıklamıştı. Dallara’nın asıl çarpıcı sözleri, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) taşıdığı Yunanistan risklerinin, bankanın sermayesinin iki katına ulaşmış olabileceği üzerine idi. Dallara, bu yüzden ECB’nin Euro Bölgesi’ne likidite ve istikrar sağlayamayacağını, eğer Yunanistan euroyu terk ederse ECB’nin iflas etmiş olacağını, Avrupa’nın ilk önce kendi merkez bankasını sermayelendirmek zorunda kalacağını söylemişti. 

Doğrucu istenmiyor
İşin doğrusunu açık biçimde söyleyen Dallara, olasılıkla IIF’nin yönetim kurulunda yer alan bankaların yöneticilerini, özellikle de Almanları kızdırmış olmalı. Özellikle, Deutsche Bank’ın başına CEO olarak Anshu Jain ile birlikte geçen Juergen Fitschen’in, Yunanistan’ın eurodan çıkma senaryolarını bile konuşmama eğilimi hesaba katıldığında, doğrudan IIF’nin yönetim kuruluna tepkisini bildirmiş olması yüksek olasılık.
Dallara örneği, krizin nasıl yönetildiğine ilişkin çarpıcı bir kesit sunuyor bize. Herkes her şeyi biliyor ama konuşulmazsa her şeyin daha iyi yönetileceğini düşünüyor. Ama zaman kazanma aşamasını çoktan geride bıraktık.
İşte Financial Times’da Martin Wolf’un çarpıcı biçimde yazdığı gibi. Wolf, özetle “Haziran 2007’de gelişmiş ülkelerin 10 yıllık devlet tahvili faizlerinin yüzde 1 ile 1.5 arasında olduğu, kısa vadeli faizlerin de sıfıra yakın olduğu size söylenseydi ne düşünürdünüz?” diye sorarak yazısına başlamış. Olasılıkla o ülkelerin depresyona girdiğini düşüneceğimizi; 1930’lardaki gibi olduğunu söyleyerek hatalı olabileceğimizi ama bunda hatalı olabileceğimizi çünkü bugün Batı’nın depresyonu önlediğini ama aşağı yönlü bir hareketin yeniden ivmelendiğini vurguluyor. Politikacıların yaptıkları hatalarla birlikte... 

‘Kaynamaya’ tanıklık
Wolf, 1929’da başlayan Büyük Buhran döneminde; 1931’de Avusturya’daki Creditanstalt’ın batışı ile başlayan bankaların iflas dalgasına işaret edip altın standardında çöküş getirdiğini ve bunun büyük depresyonun ikinci aşağı yönlü hareketini başlattığını anımsatıyor. Euro Bölgesi’ndeki bir (çıkışın) çöküşün ekonomilerde daha büyük yaygın bir bozulmaya gidebileceğini, bunun da depresyona karşı duran duvarı yıkabileceğini anlatıyor.
Wolf, tahvil faizlerinin yüzde 1-1.5 arasına gerilemesini yatırımcıların aşağı yönlü risk görmelerine bağlıyor. Aslında bir paniğin olduğunu ve bunun rasyonelleştirildiğini anlatıyor.
Dallara olayı ve Wolf’un yazdıkları birbirine paralel. Krizin içinde yaşananlar, soğuk su dolu kaptaki kurbağanın kaynamayı fark etmemesine benziyor giderek. Faizlerdeki rekor düşüşler, çok vahim ekonomik olaylar finansal pencerede normal gelişmeler gibi izlenip gidiyor. Belki de adım atmakta geciken ‘kurbağa politikacılar’ ısınan suyu fark etmiyorlar.