Babacan ölçülü tedirgin

Babacan, bu dış kriz ortamında hükümetin ekonomiyi yönetme biçimini 'deve adımlarıyla yürüme' olarak tanımladı.
Babacan ölçülü tedirgin

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, dün Hürriyet gazetesinin konuğu olarak, iş kesiminden temsilciler ve ekonomi yazarlarının da bulunduğu bir izleyiciye konuştu. Babacan, her ne kadar Türk ekonomisinin yapısal güçlülüğüne atıflar yapsa da Avrupa’daki gelişmeler konusunda oldukça kaygılı idi. Avrupa’da gelişen finansal krizin çözülmesi konusunda pek de iyimser değildi, temkinli bir tablo çizdi.
Orta Vadeli Program’da 2012 yılı için öngörülen yüzde 4 ve izleyen yıllardaki yüzde 5’lik büyüme tahminlerinin, Avrupa’daki büyümenin yüzde 1-2 gibi büyüyeceği varsayımlarına oturduğunu; eğer Avrupa küçülme dönemine girerse ya da sıfır büyüme gösterirse OVP’de öngörülen tahminlerin de düşük olacağını, sonuç olarak görece daha düşük bir büyümeye sahip olacağımızı söyledi. 

Ekonomide ‘deve adımı’
Babacan’ı kaygılı kılan, dünyanın, hem Avrupa’daki finansal karmaşa hem de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki siyasal değişimin ışığında çok karmaşık bir fotoğraf sergilemesi. Bu yüzden konuşmasında, tekrar tekrar AB’deki finansal krizin derinleştiği ve çözülme umudu olmadığının da altını çizerek reform ajandasına sözü getirdi. Cari açık için bir dizi reformun, işgücü piyasasıyla ilgili reformların, finans merkezi olabilmek için gereken yargı reformunun, eğitim reformunun gerekliliğini anlattı. Ancak bu reformların takvimini sorduğumda yanıt alamadım.
Babacan’ın anlattıkları, gerçekten de hükümette AB krizi belirsizliğine karşı ciddi bir tedirginlik olduğunu düşündürüyor. Babacan’ın konuşmasından sonra geçilen soru-yanıt bölümü, Hürriyet Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’nun can alıcı şu sorusuyla başladı: “Bazı dönemler para kazanma dönemleridir. Bazı dönemler ise para kaybetmeme dönemleridir. Sizce şimdi hangi dönemdeyiz? Şirketler ne yapmalı?” Babacan’ın yanıtı ‘krizden fırsat yaratma’ gibi retorikle değil gerçekçi idi: “Ölçülü biçimde davranmak gerekir.” Kastettiği, bu belirsizlik ortamında, hem hane halkı için hem de şirketler için harcamaların ve borçluluk oranlarının kontrollü olması yönündeydi.
İş kesimi krizde bir kılavuz arayacaksa ekonomi yönetimine bakar. Farklı gelişen olaylara karşı Türkiye ne yapacaktı? Soru sorma fırsatım olduğunda, Babacan’a şunu sordum: Euro Bölgesi’ndeki bazı ülkeler euroyu terk ederek ulusal paralarına dönerse ve rekabet gücü kazanmak için devalüasyonlar yapmaya başlarlarsa biz ne yapacağız? Kur ayarlamalarıyla onlara ‘yetişmeye’ mi çalışacağız? Yoksa reformlara mı yükleneceğiz? Yanıt ikincisi ise bunun bir takvimini oluşturmaya başladık mı?
Babacan bu soruma somut ve açık bir yanıt vermedi. Ülkelerin euroda kalmalarının kendi çıkarlarına olduğunu, ayrıca çıkmanın kendi zararlarına olduğunu söyledi. Her ne pahasına olursa olsun, herhangi bir ülkenin euroyu terk etmesinin önlenmesi gerektiğini anlattı.
Babacan, Avrupa’daki belirsizliği, ‘yüz yıllık karmaşa’ gibi tanımlamalarla olağanüstülüğü o kadar çok vurguladı ki konuşması içinde lafı para politikasına getirdiğinde, Merkez Bankası’nın para politikasının sık değişiminin bu şartlardan kaynaklandığını belirterek “Hiç kimse sabit bir para politikası beklemesin” diyerek neredeyse Merkez Bankası’nın bile açık biçimde söylemediği politika duruşunu özetledi. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ile ilgili olarak da ‘kurumların bağımsızlığının, siyasal iradenin arkalarında durmasıyla güçlendiğini’ söyledi.
Babacan, bu dış kriz ortamında hükümetin ekonomiyi yönetme biçimini ise ‘deve adımlarıyla yürüme’, yani acele etmeden ve sağlam basarak yönetme olarak tanımlıyor. Bana kalırsa reformlar konusunda bu adımları biraz hızlandırmak gerekiyor. Bakan Babacan’ın araya sıkıştırdığı bir de açıklama oldu; son kanun hükmündeki kararname ile İMKB yönetiminde çoğunluğu oluşturan üyelerin hükümet tarafından atanmasını ise “Geçiş döneminde kontrolü ele alıp geçiş dönemini iyi yönetmek istiyoruz” diyerek açıkladı. Peki, nereye geçilecek? Ne kadar sürecek? Bu bilinmiyor.
Dünün son gözlemi ise Babacan’a ilişkin; Babacan gelişmelere dair ne kadar kaygılı ise belki de hiç olmadığı kadar da soğukkanlı ve rahattı. Nedeni ise bir politikacı gibi değil de daha çok teknik bir söylem sergilemesi olabilir. Ayrıca bu gözlemi katılımcıların çoğundan da işittim.