Bireysel tasarruflara kamu 'direksiyonu' olur mu? 

6 milyon kişinin katılımıyla oluşan Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) içinde biriken fonların getirisi ve yöneten kurumlar üzerine tartışmalar gündemde.

94 milyar TL’lik İşsizlik Fonu devlet tarafından enflasyonun altında bir getiri ile yönetilirken, politikacılar özel kesimin sağladığı getiriyi yetersiz buluyor. Son dönemde, 6 milyon kişinin katılımıyla oluşan Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) içinde biriken fonların getirisi ve yöneten kurumlar üzerine tartışmalar gündemde.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, bu konuda eleştirilerini yükseltiyor. Şimşek’in eleştirisi, BES fonlarının yönetilmesinde yüksek ücret ve düşük getiri eleştirisi ile başlamıştı. En son geçen hafta da, “Birçok kurum devlet katkısını bile buharlaştırıyor bir anlamda. Genel olarak konuşuyorum, kurumların performansı çok iyi değil. Performansı son derece zayıf olan kuruluşlar var” diyordu.

BES’i büyütmek, yurttaşları tasarrufa teşvik etme çabasında, tabii ki bu fonları yöneten kurumların iyi bir performans göstermeleri de önemli. Tasarrufların büyümesi için hem sistemde, hem de sistemle bağlantılı alanlarda düzenleme ve mikro reform penceresi şart. Ama bu, tasarruflara kamu yatırımlarını ortak çıkarmak yönünde olmamalı.

Şimşek’in ısrarla bu konuyu gündemde tutması, yeni bir pencere açtı. Belli ki Ankara’da bu konuda bir hazırlık var. Ancak bir taraftan da, Türkiye’ye sermaye girişinin yavaşladığı, hatta çıkmaya başladığı dönemlerde olduğu gibi; hazırdaki ‘tombul tasarruflar’ kamunun görüş alanına girmeye başladı. Örneğin, kamu kesimince yürütülen ya da planlanan kimi mega projelerinin finansmanının, kamusal ya da özel kesimdeki hazır birikimlerce finanse edilmesi ‘cin fikri’ gibi. Böylesi ‘cin fikirler’, tasarrufu artırmaya değil, yurttaşın tasarrufuna ortak olunması kaygısını hortlatır.

Kamunun düzenleyici olduğu alanlarda, özel tasarrufların nasıl yönetileceği konusuna müdahil olmaması, özel tercihlere karışmaması, zorlayıcı olmaması gerekir.

BES fonlarının yüzde 89’u bireylerce yatırılan tasarruflardan, yüzde 11’i ise kamu katkısından oluşuyor. BES’e katılan bireyler, kendi ödedikleri payların; hisse, döviz, tahvil ya da başka bir varlık olacağına, nasıl bir risk tercihi ile yönetileceğini kendileri belirliyor, özel portföy şirketleri de o çerçevede yönetiyor. Kamu katkısı ise devletin belirlediği koşullarda aynı özel portföy şirketlerince yönetiliyor.

Özel kesimdeki portföy yönetim şirketlerine ‘düşük getiri’ eleştirisi yapılırken, kamunun da iyi bir portföy yöneticisi olduğu söylenemez. Örneğin kamu elindeki devasa fon, İşsizlik Sigortası Fonu’dur. Şubat sonu itibariyle 94 milyar TL’lik bu devasa fon, kamu eliyle yönetiliyor. Aralık sonu itibariyle, yüzde 92.5’i kamu tahvilleri, yüzde 7.5’i mevduattan oluşuyor. Oysa bu fonu oluşturan parasal katılımın sadece yüzde 25’i devletten geliyor. Gerisi ise işveren ve işçilerden geliyor. Devlet, katkı veren paydaşların yüzde 75’i kendi dışında olan, lehdarı da tamamen işçiler olan İşsizlik Fonu’nun parasını kendisi yönetirken, getirisini de enflasyonun altında bırakmış. İŞKUR bültenine göre fonun 2015 yılı getirisi yüzde 7.64 olmuş. Bu getirinin, piyasa fiyatlarıyla yapılacak değerleme ile daha da düşük çıkacağı biliniyor.

Politika yapıcılar, paranın nasıl yönetileceği konusunda ‘kamu direksiyonu’  koymaya çalışmak yerine, rekabeti güçlendirmeyi tercih etmeliler. Hatta kamu elindeki fonların özel kesimde yönetilmesi konusunda kapıyı açmalılar.

Sermaye piyasasının gelişmesi deneyimle sabit; kurumsal yatırımcılarla oluyor. Burada kamunun işlevinin, düzenleyici ama rekabetçiliğe yol veren, tasarrufçu ve yatırımcı hakları açısından denetleyen bir işlevden öte olmamalıdır.

Düzenleyici otorite ya da siyasetçiler portföy yönetim şirketlerinin sağladığı getiriyi düşük buluyor olabilirler. Her hal ve koşulda kendilerine ayna tutarak yanıt bulabilirler; araçları ve aracıları eleştirirken otoban koşullarını iyi biçimde tutabildik mi diye?

Örneğin son 10 yılın hikâyesi; ekonomik durgunluk dışında enflasyon hedefinin tutturulamamış olması, tutturma iradesinin olmamasıdır. Daha ötesi; hedefe inandırılan tasarrufçuların aldatılmasıdır. Resmi öykülere bakarak yatırım yapan yatırımcılar; ya enflasyonun altında getiri elde ediyor, ya da faiz dalgalanması ile sermaye zararı.

Orta vadede yatırımcılar ve girişimcilerin düşük faizle borçlanabilmesinin ön koşulu enflasyonun düşürülmesidir. Sermaye piyasasının derinleşmesinin koşulu da buna bağlı.