Büyümenin öncelikleri neler?

Hem iktidarın hem de ana muhalefet partisinin eğitim konusunda kesiştikleri bir nokta var; zorunlu eğitim süresinin 8 yıldan 12-13 yıla çıkarılması.

Dünya ikinci bir küresel krize doğru yol alırken kendi bahçemize dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Durgunluk içine girecek olan ve görece daha rekabetçi bir ticarete sahip olacak bir dünyada nasıl rekabet edeceğiz? Peki ya euro çöktüğünde, euro içinde yer alan ülkeler o eski ulusal paralarına dönüp sıkı bir başlangıç devalüasyonuna giriştiklerinde ne olacak? Biz de o sarmala mı gireceğiz?
Şuna hiç şüphe yok; iyi günlerde ötelediğimiz reform ihtiyacı daha da belirgin hale gelecek. Nitekim bugünlerde dış dünyadaki bu gelişmeleri görebilen kimi kuruluşlar, Türkiye’nin reform öncelikleri konusunda kafa yoran çalışmalara girişmiş durumda. Bunlardan biri TÜSİAD.
TÜSİAD, Sabancı Üniversitesi’nden Dr. İzak Atiyas ve Dr. Ozan Bakış’a ‘Türkiye’de Büyümenin Kısıtları: Bir Önceliklendirme Çalışması’ hazırlatmış. Bu rapora, görüşleriyle iktisatçılar Dr. Hasan Ersel ve Dr. Murat Üçer’in de katkıları olmuş. Raporda, Türkiye’nin yüksek oranda ve sürdürülebilir bir büyüme patikasında olabilmesi için iki önemli unsurun gerçekleşmesi gerektiği vurgulanıyor. Bunlardan biri, eğitim düzeyi ve kalitesi ile bilişsel becerilerde kayda değer bir iyileşme sağlanması gerekliliği. Diğeri ise üretim ve ihracatın teknolojik içeriğinde ciddi bir iyileşme gerekliliği. Bu ikisinin birbiriyle etkileşimi konusunda da tamamlayıcı bir ilişkiye işaret ediliyor. 

Eğitim+Sanayi=‘Mucize’
Çalışma, her iki alanda da kamu müdahalesinin gerekli olduğuna özel bir atıfta bulunuyor. Üretimin teknolojik içeriğinin değişmesi konusundaki kamu müdahalesi ‘sanayi politikası’ olarak tanımlanıyor.
Bu iki unsur; eğitim ve sanayi politikası konusu, bizi ‘Kore mucizesi’ olarak bildiğimiz yere götürüyor. Çalışanların ortalama 10 yılı aşkın bir ‘eğitim yaşı’ olduğu yerde, uzun yıllar ciddi bir sanayi politikasının olduğu yerde başka bir ‘mucize ekonomi’ aramaya gerek var mı?
TÜSİAD’ın yaptırdığı bu çalışmada; kayıtdışılığın, işletmelerin finansmana erişimde karşılaştığı kısıtların, işgücü piyasasındaki esnekliğin görece daha az önemli olduğu, büyümenin önündeki en önemli kısıtların bu alanlarda yatmadığı savunuluyor. Ancak yukarıda sayılan üç unsurun önemsiz olduğu sonucu da çıkmıyor, bir önceliklendirme sıralaması çıkıyor. Ayrıca eğitim ve sanayi politikasında atılacak adımların ve reformların diğer alanlarda daha hızlı iyileşmeler sağlayabileceği de not düşülüyor. 

Görev Babacan’ın
Geçen ay Hürriyet’i ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Bizim şu anda 25 yaş üstü nüfusumuza baktığınız zaman, bu nüfusun ortalama okulda geçirdiği süre 6.5 yıl. Yani ilkokul 6. sınıfı bitirmiş, ama 7. sınıftan terk etmiş bir ortalama eğitim seviyemiz var. Yani eski tabirle orta 2’den terk bir ortalama eğitim seviyesi var 25 yaş üstü nüfusumuzun. Şimdi böyle bir nüfus yapısının üreteceği katma değer var, bir de daha iyi eğitilmiş bir nüfus yapısının üreteceği katma değer var” dediğinde çok memnun oldum. Eğitim sorunu, ekonomiden sorumlu bir bakan tarafından ciddiye alınıyordu. Bakan Babacan, haziran sonunda yazdığım bir yazıdaki örneği kullanıyordu.
Bakan Babacan o konuşmasında da ‘eğitim konusunda çalışmalar yapıldığından’ bahsetmişti. Ama somut bir takvimden bahsetmemişti. Oysa her geçen gün kayıp demek; hele ki 9 yıldır iktidarda olan bir parti için, bilinen sorunların çözümlerini ötelemek demek.
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Şu anda problem yaşayan hangi Avrupa ülkesi olursa olsun, bizim gücümüzde, bizim kredibilitemize sahip bir hükümet olsun, inanın 3 ayda bu sorunlar çözüm yoluna girer” diyerek AB’ye yol gösterirken kendi bahçemizdeki sorunların çözümüne de aynı bakış açısıyla kolları sıvamasını bekliyoruz.
Haziran seçimlerine giderken hem iktidar partisinin hem de ana muhalefet partisinin eğitim konusunda kesiştikleri bir nokta vardı; zorunlu eğitim süresini 8 yıldan 12-13 yıla çıkarmak. Buradan başlamamıza engel bir durum var mı? Yok. Bize de kimsenin yol göstermesine gerek yok, öyle değil mi?