Döviz arzını neden kısıyoruz?

Tek tek bankalar için iyi olan bir durumun, mali sistem ve finansal istikrar için iyi bir durum olup olmadığı da sorulmalıdır.

Evet, zamanlaması çok güzel oldu; kutlamak gerek! Döviz akımı kesildiği için ödemeler dengesinde finansman daralması yaşayan ve bu yüzden döviz kuru hızla yükselen, sonra da enflasyonu ikiye katlanan bir ülkenin merkez bankası, biraz durulmadan sonra yeniden döviz kuru hareketlenince şunu duyuruyor: “TL bende bol, isteyene veriyorum zaten. Kıt olan dövizi bana getirin.”
Merkez Bankası Başkanı Dr. Erdem Başçı, OECD toplantısı için bulunduğu Paris’ten açıklama yaptı. Para Politikası Kurulu toplantısından günler önce bunu açıklamasını ve ‘geçmişte Merkez Bankası başkanlarının tek başına karar verdiğini, şimdi ise kurulun karar aldığını’ ileri süren eleştiriler üzerinde durmayacağım. Başçı, TL zorunlu karşılıkların döviz olarak tutulabilen bölümünün payını yükseltebileceklerini açıkladı. Anlamı şu: Ellerinde döviz bulunan bankalar, TL karşılık yükümlülüğü yerine geçmek üzere Merkez Bankası’na daha az TL yatırıp, daha fazla döviz verebilecekler. 

Kaynağın ‘suyu’ azalıyor
Oysa Avrupa krizi derinleşiyor; oradaki finansal kuruluşlar birbirlerine mevduat yapmak, müşterilerine kredi olarak vermek bir tarafa, ellerinde bulunan her bir euroyu Avrupa Merkez Bankası’nda biriktiriyorlar. Daha fazlası, Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden yani parasal birlikten ayrılması durumunda; bunun bulaşıcılık etkisinden başlayıp, hangi ülkelere ne kadar zarar yaratabileceği senaryoları didik didik ediliyor. Avrupa Merkez Bankası’nın aralık ayında ve daha sonra şubat ayındaki 3 yıllık para enjeksiyonu sonucu ortaya çıkan üç-dört aylık balayı dönemi de sona eriyor.
Avrupa’daki bu kriz belki de en ‘patolojik’ bir evreye girmişken, doğal olarak içeride kur baskısı da artıyor. İşte bu tablo içinde Merkez Bankası’nın faiz koridoru ile tutmaya çalıştığı döviz kuru, sınırlarını zorluyor.
Tavanda yer alan faize karşın bu baskı ortaya çıkmışken, (Merkez Bankası Başkanı’nın Paris’ten verdiği mesaj bir ‘sözlü müdahale’ olarak tasarlanmış olsa bile) nihai olarak atılacak adımın kime ne yarar sağlayacağına bakılacaktır. Tabii ki ortaya çıkacak algılamaya da.
TL olarak tesis edilmesi gereken zorunlu karşılıkların bir bölümünün daha (ilave olarak toplam yükümlülüğün yüzde 10’u kadar) döviz olarak yatırılabilmesi olanağı, elinde döviz bulunan bankaları bu yöne teşvik edebilir. Elinde döviz bulunan banka, bir de bu yükümlülüğü TL borçlanarak yerine getiriyorsa işine gelecektir. Zararı azalacaktır. Merkez Bankası açısından da döviz rezervlerini arttırma fırsatı ortaya çıkacaktır. 

Ağaçlar ve orman
“Her iki tarafın (tekil bazda bir banka ile Merkez Bankası) yararına ise ne var bunda?” denilebilir. Ama tek tek bankalar için iyi olan bir durumun, mali sistem ve finansal istikrar için iyi bir durum olup olmadığı da sorulmalıdır. Ki anılan örnekte değildir.
Elinde döviz bulunan bankaların bunu Merkez Bankası’na yatırmalarının tek bir ‘yararı’ vardır: Vitrin etkisi! Anılan durumda TL karşılıklarının yüzde 10 kadar daha fazla döviz olarak tutulması durumunda Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 2-2.5 milyar dolar artabilecek. Ya ‘orada’ duran rezervlere ihtiyaç varsa?
Oysa tek tek bankalardan çıkarak Merkez Bankası’na gidecek dövizler piyasada kalmış olsaydı; bu dövizler ihtiyacı olan ya da döviz açığı olan diğer bankalara borç veriliyor olacaktı. Nihai olarak piyasadaki mevcut döviz arzı kısılmamış olacaktı.
Finansal krizin böyle derinleştiği, Avrupa’daki bankaların birbirlerine fon borç vermedikleri bir ortamda, Merkez Bankası’nın bankalara “Dövizleri bana getirin” mesajı vermesi büyük bir hatadır. Ayrıca ‘kıtlık psikolojisi’ yaratmanın bizatihi Merkez Bankası’nın istemediği sonuçlara yol açabileceği, finansal istikrara zarar verebileceği, döviz kurunu da yukarı çekeceği çok açık.