Ekonomi politikasında 'direksiyon'

Ekonomideki gelişmelere siyaset ve iş çevrelerinin verdiği tepki, söylenen sözler okullarda ders olarak okutulmaya adaydır...

Ekonomideki gelişmelere siyaset ve iş çevrelerinin verdiği tepki, söylenen sözler okullarda ders olarak okutulmaya adaydır. Örneğin cari açık düşüşe geçti, nedeni ülkeye giren dövizin azalması, kurların yükselmiş olması ve buna bağlı olarak Merkez Bankası’nca faizin yükseltilmiş olması. Ama cari açığın düşüşü şöyle açıklanıyordu: “Hükümetimizin aldığı önlemlerle!” Alınan bir önlem yok, ağustos-aralık döneminde Avrupa’daki gelişmelerin de katkısıyla döviz girişi durunca ortaya çıkan sonuç bu. Peki, önceki gün ikinci çeyrek büyümesi açıklandı; ikinci çeyrekte beklenenin bile altında yüzde 2,9’luk büyüme olmuş. Daha fazlası, hanehalkı tüketimi küçülmüş. Toplam iç talep yüzde 2 küçülmüş. Bunu da ‘hükümetimizin aldığı önlemlerle’ mi açıklayacağız? Ses yok, sadece o bilinen repertuvar: “Merkez faizi düşürsün!”

İşin doğrusu, “Merkez faizi düşürsün” diyen bakan, işadamı, meslek örgütü temsilcileri baksalar ki görecekler; Merkez Bankası piyasaya verdiği paranın faizini pazartesi itibariyle yüzde 6,19’a dek düşürmüş durumda. Mayıs ve haziran aylarında yüzde 9’un, temmuz ayında yüzde 8’in üstünde olan faizler, ağustos ayında yüzde 6,76 ortalamaya getirildi. Eylül ayında da hızla aşağı çekilmeye devam ediyor.
Sıcak aylarda sıcak para

Buradan cari açığa gelmek istiyorum. Dün açıklanan cari denge verileri açığın küçüldüğünü gösteriyor. Ancak finansman tarafındaki gelişmeler daha ilginç ayrıntıları içeriyor.

Merkez Bankası’nın döviz kurundaki ve enflasyondaki gelişmelere bağlı olarak faizleri gevşetme sinyali, sonrasında da bunun yavaş yavaş gerçekleştirilmesi, haziran ve temmuz aylarında yabancı tahvil yatırımcılarının adeta hücumuna neden olmuş. Malum, tahvil yatırımcılarının yüksek sermaye kazancı elde etmesi, faizlerin düşüş eğilimine girdiği dönemlerde mümkün olabiliyor!

Son iki ayda kısa vadeli sermaye girişinde kayda değer bir artış var. Haziran-temmuz aylarında toplam 8 milyar dolarlık bir cari açığa karşılık, 15.8 milyar dolarlık finansman gelmiş. Bu finansmanın sadece 10.6 milyar dolarlık bölümü portföy yatırımlarından geliyor. Yani ‘sıcak para’!

Temmuz ayında ülkeye giren paranın tamamı portföy yatırımlarından geliyor. Bu da ağırlıkla yabancıların devlet tahvili alımlarından kaynaklanıyor. Not düşmek gerekir ki temmuz ayındaki 5.1 milyar dolarlık net tahvil yatırımı tüm zamanların rekoru! Son 12 aydaki tahvil yatırımı girişlerinin toplamının 10.5 milyar dolar olduğu, bunun 7.4 milyarının son iki ayda olduğunu da anımsatalım.

Direksiyondaki kim? Küresel sermaye piyasasında yeni bir parasal gevşetme yapılırsa buradan Türkiye’ye akabilecek yeni bir kaynak olmayacak. Çünkü yeni bir parasal gevşemenin biçiminin, bilinen haliyle ‘tahvil alıp piyasaya para vermenin’ ötesinde olması muhtemel. ABD’de daha çok yeni bir güçlü iletişim politikasına dayalı olması muhtemel; Avrupa’da ise sterilize edilmiş bir biçimde olacağı anlaşılıyor. Türkiye’de, faizlerin yükseldiği yerden düşük bir seviyeye gelinen bir dönemde de ‘likidite selinin’ gelmeyeceği çok açık.

Son iki ayda gelen 10 milyar dolara yakın kısa vadeli sermayenin kalıcı olmayacağı da belli. Finansal krizin derinleşmesi ile kısa ‘vur-kaç’ yapan sermaye, hikâyesi ne olursa olsun, gelişen piyasalarda uzun süreli kalmıyor. Çıktığında ya da girişi kesildiğinde de ağustos-aralık dönemindeki gibi ‘kur artar-enflasyon yükselir-faiz yükselir’ döngüsüne girme, ekonomik büyümede daha da yavaşlama riski artıyor.

Döngü bu iken para politikasının da manevra alanı daralıyor. İşte o ‘hükümetimizin aldığı önlemleri’ görmek istiyorum. Avrupa’da siyasetçilerin ‘direksiyonu’ teknokratlara teslim etmesiyle dalga geçiyoruz da peki para politikası dışında elimizde ne var?