Eleştiri ve ayrımcılık

Gelişmişlik ve ortalama refahın yüksek olduğu ülkelerde, krizde istihdam kayıplarına karşın hâlâ fiyat istikrarının gözetilmesi kayda değer.

Gelişmiş ülkeler bugün tarihsel bir dönemeçten geçiyorlar; zor kararlar alma, zor tercihler yapmakla yüz yüzeler. Ancak yine de belli bir sınıra gelince temel kazanımları sağlayan ilkelerden vazgeçmiyorlar. Kimi olağanüstü geçici uygulamalardan ‘karbon kopya’ ilham alındığı kadar, asıl çıkarılması gereken dersler de var.
Örneğin ABD’de, ekonomik büyüme toparlanıyor ama hâlâ eski istihdam seviyesine geri dönülmüş değil; kriz öncesinde 25-54 yaş grubundaki nüfusun yüzde 80’i istihdam edilmiş iken, kriz sonrasında yüzde 75’e geriledi, hâlâ da o seviyede. ABD’de, kriz öncesinde 2007 Aralık sonu itibariyle 146.3 milyon olan istihdam edilen kişi sayısı, 2011 Aralık sonu itibariyle 140.6 milyon kişide. İşsiz sayısı ise 5.6 milyon kişi artışla 12.7 milyon kişiye yükselmiş durumda.
Doğal olarak ABD’nin bir numaralı sorunu olarak istihdam görülüyor; tüm tartışma bunun etrafında yapılıyor.
Canlandırmaya dönük para ve maliye politikaları konuşulurken de kısıt unsuru olan enflasyon çok fazla ön plana çıkmıyor. Çünkü krizin patlak verdiği günden bugüne dek enflasyon tehlikesi baş göstermediği gibi, deflasyon sınırına teğet geçildi. Son üç-beş aydır yıllık yüzde 2’nin üzerinde seyreden tüketici fiyatlarının temel nedeni ise neredeyse bizim politika yapıcıların gündelik gerekçesi haline gelen petrol fiyatlarındaki artış. 

Enflasyondan vazgeçmediler
ABD Merkez Bankası (FED) kriz yönetiminin, politikacıların ‘kayıkçı kavgasına’ karşın ne kadar başarılı olduğu ortada. Yangın söndürme işlevini yerine getirip, ardından ayakta tutma, canlandırma görevini de başarıyla yerine getiriyor.
Son FED tutanakları gösteriyor ki karar alıcı Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) ekonomide belirgin bir yavaşlama ya da yüzde 2’lik enflasyon hedefinden aşağıya doğru bir gerileme ortaya çıkmadan yeni bir parasal genişleme operasyonuna girişmeyecek.
Uzun bir süre, ekonomisi bizim henüz tanışmadığımız fiyat istikrarıyla seyreden bir ülkenin, enflasyon konusunda fazlasıyla kaygılı olmasının bir sırrı var. Fiyat istikrarı sayesinde sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve istihdam seviyesine ulaşıldığı da bilinen bir sır!
ABD Merkez Bankası’nın tarihsel olarak ikinci büyük bir krizde de bu fiyat istikrarı hedefini korumak istemesi oldukça kayda değer. Eğer, gelişmiş ülke merkez bankalarını örnek alacaksak, bunu deneyimlerini örnek almamızda yarar var. Gelişmişlik ve ortalama refahın yüksek olduğu ülkelerde, krizde istihdam kayıplarına karşın hâlâ fiyat istikrarı gözetilmesi kayda değer.
Bizde ise hâlâ uzak olduğumuz fiyat istikrarı hedefinden daha da uzak bir noktaya taşıyan politikaları uygulayıp, “Olağanüstü dönemler, olağan dışı önlemleri gerektirir” bahanesine sığınıyoruz. Bunu yapan ve örnek gösterdiğimiz ülkelerin yakın geçmişte de bugün de enflasyon sorununun olmadığını nedense unutuveriyoruz.
Hem bir taraftan, “Ülkemizin cari açık sorununa karşı tasarrufları arttırmamız gerekiyor” diyoruz, öbür taraftan da enflasyonun altındaki politika faizine alkış tutuyoruz. Ülkemizde yakın geçmişteki hatalı para politikasını eleştirenlere ‘münafık’ derken düşüncelerini örnek aldığımız ve FED’i eleştiren Krugman’ın bile kendi ülkesinde “Kimse eleştiriden muaf değil, FED bile” dediğini unutmakta beis görmüyoruz.

Başbakan’ın yazdırdığı kitap!
Başbakan Erdoğan’ın gazete yazarlarını hedef alması nedeniyle Milliyet gazetesindeki yazılarına 2010’da son veren Osman Ulagay, eksikliğini çıkardığı yeni kitabı “Türkiye Kime Kalacak? Başbakan’ın Yazdırdığı Kitap”la kapattı. Her zaman olduğu gibi, bu kitabında da küresel gelişmelerin seyrini arka planda çok doğru biçimde analiz eden Ulagay, ön plana ise Türkiye’yi çıkarıyor. Türkiye’nin son 10 yıldaki değişim sürecinde, Ak Parti vizyonuyla gelebileceği yere geldiğini; buradan öteye gitmek için farklı bir vizyona ihtiyaç olduğunu savunuyor. Bu bakışın temelinde de Ak Parti’nin ayrımcı tavrı yatıyor.