Fransa'da sosyal devlet kalkanı tehlikede

Fransa'nın da 'kemer sıkmaya' gitme gereği giderek daha fazla konuşulur, tartışılır hale gelmeye başladı.

4 yılını geride bırakan küresel kriz, gelişmiş ülkelerde sıradan insanlara doğrudan doğruya refah kaybı getirdi. Bu süreç henüz yeni başlamış sayılır; krizin pençesine düşen ilk kademe ülkelerle, çevre ülkelerle sınırlı kalmayıp merkezdeki büyük ülkelerde devam edeceğe benziyor.

Krizle kamu gelirleri azaldı, harcamalar hemen kısılamadığı için borç stokları hızla arttı. Borç stoku ‘sürdürülemez’ damgası yiyen ülkeler ‘yoldan çıktı’. Döngü, tersine işlemeye başladı; harcamaları azaltmak için getirilen kemer sıkma önlemleri ile uzun yıllarda kazanılan haklar tırpanladı. Bu, ‘fiscal drag’ olarak adlandırılan; harcama kısıntılarının ekonomiyi yavaşlatması sonucunu getirdi. GSYH üzerinden ölçüldüğünden, beklenen iyileşme de ya sağlanamadı ya da çok yavaş oldu.

Şimdilerde Fransa, deyim yerindeyse ‘topun ağzında’. Fransa’nın Avrupa’daki ‘refah devleti’ olmasını sağlayan özelliği, ekonomik büyüklük yanında kamu harcamalarının milli gelire oranının en yüksek ülke (yüzde 56) olmasıdır. Bunun büyük bir bölümü; kamu kaynaklarıyla yapılan sosyal koruma ve yardım harcamaları. Bunlar GSYH’nin yüzde 33’üne denk geliyor. Yaşadığımız küresel krizde, refahı arttıran bu harcamaların eskisi gibi sürdürülebilmesi daha fazla zorlaşıyor. Giderek ‘mali uyum’ peşindeki ülkeler, bu harcamaları kısıyor, olasılıkla Fransa da kısma yoluna gidecek.

Kamu harcamalarının 2017’de yüzde 53’e düşürülmesi planı var.

Fransız Maliye Bakanı’na da danışmanlık yapmış olan Sylvain Charat, Forbes dergisine yazdığı yazıda çok çarpıcı olan şu güçlü ‘sosyal devlet’ örneğini veriyordu:

Fransa’da, işsiz olan, altı ve on yaşındaki iki çocuğu ile birlikte yaşayan bir kadın, kamudan sosyal destek alıyor. ‘Aktif Dayanışma Geliri’ olarak ayda 1100 dolar gelir sağlanıyor. Aylık kirası 650 dolar olan bir daire kiraladığında, bunun 620 doları barınma yardımı olarak veriliyor. Ayrıca ‘aile yardımı’ olarak 160 dolar daha alıyor. Çocukların okul yardımı olarak sömestr başında 750 dolar ödeniyor. Toplamda, aylık ortalama gelir 1942.5 dolara erişiyor.

Örnekteki kadın, asgari ücretli iş bulup da çalışırsa net olarak eline geçecek para 1430 dolar olacak. Çalışmaya başladığı için ‘Aktif Dayanışma Geliri’ alamayacak, kira yardımı ise 460 dolara düşecek ama diğer yardımları almaya devam edecek. Sonuç olarak eline geçecek aylık gelir 2 bin 112.5 dolar olacak.

Charat, çalışma ile çalışmama arasındaki farkın 170 dolar olacağını, bunun da ulaşım masrafına denk düştüğünü, böylelikle evde oturmanın daha iyi göründüğünü vurguluyor. Bunu da ‘yoksulluk tuzağı’ olarak tanımlıyor: “Çalışmak günlük yaşamda kayda değer bir iyileşme sağlamıyorsa ‘yoksul kalmak’ ve bir şey yapmamak daha iyi.”

İşte Fransa şimdi, içinde bulunduğu Avrupa parasal birliğindeki diğer ülkelere göre hem en yüksek kamu harcama oranıyla hem de rekabette gerilerde kalmaya başlıyor.

Daha önce Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’nın başına geldiği gibi, alınan ‘kemer sıkma’ önlemleriyle ‘iç devalüasyon’ ve sosyal hakların geriletilmesi gibi ‘düzeltmelerle’ Fransa’nın da karşılaşması kaçınılmaz olacak.
Yatırım bankası Goldman Sachs’ın hesabına göre; Fransa’nın dış dengesinin sürdürülebilir hale gelebilmesi için kendi ulusal parası olsaydı yüzde 20’lik bir devalüasyon yapması gerekecekti.

Borçluluk oranında yüzde 90’ı aşan Fransa’nın da ‘kemer sıkmaya’ gitme gereği giderek mali piyasalarda daha fazla konuşulur, tartışılır hale gelmeye başladı. Faizlerin yukarı doğru hareketlenmesi ile yeni bir İspanya ve İtalya tablosunun ortaya çıkması kaçınılmaz olacak.