Gaz-fren değil 'şanzıman' sorunu!

Sorun, gaz-fren sorunu değil; doğru yerde doğru vitese geçilerek hızın ayarlanamaması sorunudur. Bunun da yapılamadığı çok açık.

Evet; mali disipline sahip olmak ekonomi politikasının bir erdemi, sürdürülebilirlik ve istikrar açısından kilometre taşı. Peki, hangi pencereden bakarak ‘mali disiplin’den bahsedeceğiz? Harcamalarda tutumlu olunarak sağlanan mali disiplin mi? Yoksa artan harcamaları gelir artışı sağlayarak dengeleyen mi? Ya da her ikisini yaparak mı?

Bizde olan şu: İlk sekiz ayda geçen yıla göre yüzde 16.3 artan bütçe harcamaları var (faiz dışı harcama yüzde 16.7) bütçe gelirleri ise yüzde 10.8 (vergi gelirleri yüzde 7.5) arttı. Harcamalar enflasyonun iki katı oranında tam gaz giderken bütçenin nominal gelir artışı ise enflasyon ve ekonomik büyüme toplamının altında gerçekleşmiş.

Özeti; harcamalar çıtası iki yılda (2010-2012) yüzde 25 yükselirken mali disiplini anımsayan yoktu. Nasıl olsa gelir akıyordu, ‘kazandığı kadar harcayan’ ve açılan kamu bütçesi, ekonomik yavaşlama ile gelen gelir yavaşlamasıyla ‘mali disiplini’ anımsayıverdi. Gelir artışı için vergi ve zamların paketi açıldı. İşte Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın tanım olarak bahsettiği ama fiilen yaşama geçen ve uygulanan mali disiplin budur; harcamaya fren koyan değil, açığa zamla gelir bulan mali disiplin!

Frene zamanında basmak
Açılan bütçeye vergi ve zam yoluyla gelir artışı yapılarak sağlanan mali disiplinin bir sorunu var: Enflasyon. İşte bu da 2002 öncesinin kötü alışkanlıklarının başında geliyordu. Süleyman Demirel’le özdeşleşen popülizm tarzının ayrılmaz bir parçası; bütçe açıklarını arttıran (kartopu olup kamu borcunu devasa boyuta getiren) harcamalara yenisi eklenirken bir bölümü de kamu mal ve hizmetlerine yapılan zamlarla kapatılıyordu. Hem kamu borcu artışı hem de bu zamlar, 20. yüzyılın son çeyreğini içine alan dönemde, Türkiye’de yüzde 100’lere ulaşan enflasyonun ana nedeni oldu.

Şimdi şu soruları sormak gerekiyor: Madem mali disiplin iradesi hep vardı; neden bütçe harcamaları yüzde 20’ye yakın artarken biri çıkıp da “Biz ne yapıyoruz” demedi? Bütçe esnekliğinin olmadığı ve sonunda bu harcama artışı ile ortaya çıkan açığın zamlarla kapatılması gerektiği biliniyorsa neden o dönemde ‘frene’ basılmadı? Ekonomi bakanlarının atıfta bulunduğu eğretileme üzerinden bakılırsa sorun gaz-fren sorunu değil, aracın doğru yerde doğru, vitese geçirilerek hızının ayarlanması (şanzıman) sorunudur. Bunun da sürücü tarafından yapılamadığı çok açık.

Harcamaya devam mı?

Sadece vergi artışları ve zamlar değil, son dönemde bu haberlere çokça eşlik eden başka bir unsur daha var: Kamu ortaklık payı bulunan kimi şirketlerdeki bu payların özelleştirme kanalıyla satılacağına dair haberler. Telekom’dan THY’ye kadar uzanıyor.

Malum, blok olarak yapılarak elde edilen özelleştirme gelirleri, kamu borç stokunun küçültülmesinde kullanıldı. Ama borçluluk oranı yüzde 40’lı oranlara gerileyen ülkemizde, bu satılacak kamu hisselerinin bedelleri ne için kullanılacak? Yeni harcamalara mı?

Kamuoyuna ve ekonomik birimlere açıklanmış bir ekonomi politikası omurgası olmadan, açıklanan vergi artışları ve zamlar, kamu hisse paylarının satılacağına dair haberler şunu düşündürüyor: Acaba 2013’e çekileceği söylenen yerel seçimler öncesinde harcama muslukları mı açılacak? Bugüne dek gerçekleşen bütçe harcamaları daha da hızlanacak mı? Bunu bugünden görebilen ve bilen siyasal irade şimdiden gelir kaygısına mı kapıldı?

İşin doğrusu; bu çerçeveye, ekonomik yavaşlamanın durgunluğa dönüşerek kalıcılaşması ve bunu aşmak için kamu harcamalarının arttırılması planları henüz resmi olarak görüntüye girmiş değil.

Avrupa’daki durgunluk uzun sayılabilecek bir süre devam ederse ya da daha da derinleşirse dün bol keseden harcadığımız kaynakları arar duruma geleceğiz. Bu defa yeni bir zam ve vergi artışı yaparak da bunu sağlayabilecek bir konjonktür de olasılıkla olmayacak.