Kamuda hizmetler neden aksıyor?

Makroekonomik sürecin akışa bırakıldığı gibi kamu hizmetlerinin de akışa bırakılarak verilmesi artan sorunları da beraberinde getiriyor.

Hizmetlerinden çoğumuzun yararlandığı ve zamanlarda giderek artan biçimde aksaklıklarına tanık olduğumuz üç kesimin öyküsü dikkat çekiyor. Peki ya ardındaki nedenler?
Önce sağlık. 2002’de işbaşına gelen AK Parti hükümeti, hızla temel sorunlara el attı. Hızlı biçimde de sonuçlar gelmeye başladı. Geniş bir kesimden gelen yaygın şikâyet, sağlık hizmetlerine erişimin de kalitenin de sorunlu olmasıydı. En başta sosyal güvenlik şemsiyesi altındaki sağlık hizmetlerinin genel sağlık hizmetleri içine alınması, acil sağlık hizmetlerinin parasız hale getirilmesi olmak üzere hızlı bir iyileştirmeye gidildi. Hatta öyle ki muhalefet partilerinin bile takdirini topladı. Ancak yılların sorununu kısa sürede tüm kapıları açarak ‘hasta odaklı’ anahtarla çözmeye kalkmak, çözümün diğer paydaşlarını çökertti; sağlık çalışanlarını. Hizmet alan hastaların eskiye göre memnuniyetleri artarken başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanları bu ‘tsunami dalgası’ altında boğuluverdiler.
“Müşteri her zaman haklıdır” şiarlı bir sağlık politikası duruşunun sonucunda, acil servislere akın edenlerin yüzde 45’inin durumlarının acil olmadığı yönündeki istatistikler ortaya çıkıverdi. Hatta öyle ki Sağlık Bakanlığı çöküşü görüp acil hizmet kriterlerini yeniden gözden geçirdi.
Sağlık hizmetleri politikasının “İlk hedefiniz hastanelerdir” türünden popülist bir akışa teslim edilmesi, hastalarla sağlık çalışanlarını karşı karşıya getirdi. Diğer taraftan da kamunun bütçedeki ilaç giderleri hızla yükseldi.
Kamu eliyle sunulan sağlık hizmetlerinin paydaşlarından birinin ağır bir baskı altına girdiği bir süreçte, diğer paydaşların istenen seviyede hizmet alması mümkün olabilir mi?
Bir diğer alan, hava taşımacılığı alanında kamu sermayeli taşımacılık şirketi THY’nin verdiği hizmetlerin aksamaya başlaması ve bunun ‘yeni normal’ halini almasıdır. Hızlı büyüme sürecine giren, hem yurtiçinde hem de yurtdışında uçuş yapılan nokta sayısının çok fazla sayıda arttırılmasıyla THY’nin de verdiği hizmet kalitesi düşmeye başladı. Bu noktaya gelişte, ticari nedenlerden çok siyasal iradenin ‘bayrak taşıma’ arzusunun da olduğu çok açık. Yerel uçuşlar bir tarafa, “Afrika’da uçmayacağımız yer kalmayacak” diyen yöneticilerin, artık rutin hale gelen rötarları havanın çok lodoslu olmasıyla açıklar hale gelmeleri pek de eğlenceli bir durum yaratmıyor. Tersine, plansız programsız hızlı büyümenin ve bunun sonucu ortaya çıkan rötarların maliyeti, birer görev zararı haline dönüşüyor. 2010’da 286 milyon TL kâr eden kuruluş, 2011’i zar zor sadece 18 milyon lira kârla kapatmıştı. Sadece son birkaç aydaki rötar zararının 110 milyon dolar olduğu ortaya çıktı.
İnternet servis sağlayıcılığı alanında hâlâ fiili tekel olan TTNet’te de durum pek farklı değil. Abone sayısında hızlı bir artış sağlanırken buna uygun altyapı yatırımının yapılmaması nedeniyle kesintisiz hizmet verilemiyor. Daha da ötesi; müşteri ilişkilerinin ‘demirperde’ tarzı kurulmuş olması da olumsuz bir tablo çiziyor.
Bu üç örnek; en başta geniş bir kesimde önce memnuniyet yaratan ancak plansız ve yatırımsız büyüme politikası nedeniyle sonradan şikâyetlerin yükseldiğine tanık olduğumuz örnekler.
Tıpkı son 5-6 yıldaki makroekonomik sürecin akışa bırakıldığı gibi, kamu hizmetlerinin de akışa bırakılarak verilmesi, artık giderek daha fazla sorunları da beraberinde getiriyor. Bugün su yüzüne çıkan fotoğraf işte tam bu.