Krizin ekonomi-politiği

Ekonomik olarak küçülmelerin olduğu dönemlerle sağ kanattaki politik aşırılık arasında bağ var.

Hafta sonu Fransa ve Yunanistan’da yapılan seçimlerin ana ekseninde sürpriz olmadı. Ama tali eksende ırkçı ve faşist eğilimlerin çizgileri belirginleşti. Seçim sonuçları ‘borç-büyüme’ tartışmalarını da ateşledi. Borcu arttırarak da büyümek mümkün mü? O da pek mümkün değil. Küremiz ilginç ve uzun sürecek yeni bir döneme giriyor.
Yunanistan’da 2009 seçimlerinde sadece yüzde 0.29 oy alabilen faşist Altın Şafak Partisi (Chrysi Avgi), pazar günü yapılan seçimde geçerli oyların yüzde 6.97’sini alarak 300 sandalyeli parlamentoya 21 üye soktu. Partinin genel başkanı olan Nikos Michaloliakos, geçmişte patlayıcılarla yakalandığında 1967-74 dönemi cunta liderleri ile aynı hapishaneye düşmüş, bundan da gurur duyduğunu açıkça ilan etmiş biri.
Fransa’da pazar günkü seçim yanında 10-17 Haziran tarihlerinde yapılacak parlamento seçimlerine ilişkin olarak da kamuoyu yoklamaları yapıldı. Ifop anketine göre Jean-Marie Le Pen’in yerini bıraktığı kızı Marine Le Pen’in liderliğini yaptığı Ulusal Cephe (Front National) oyların yüzde 18’ini almaya aday. Malum, Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Le Pen’in aldığı oy oranı da yüzde 17.9 idi. 2007 seçimlerinde ilk turda sadece yüzde 4.3 oy alabilen Ulusal Cephe’nin geçmişte sağlayabildiği en yüksek oy oranı 1997’de yüzde 15.3 olabilmişti. 

Tarihten dersler
Bu partiler bu oy oranlarıyla şimdilik siyasal açıdan pek de belirleyici bir yerde olmayabilir. Ancak küresel konjonktür ve tarih öyle söylemiyor.
2009 küresel resesyonundan sonra Avrupa’nın başını çektiği yeni ve uzun bir ekonomik durgunluk girdabı tüm küreyi etkisi altına almaya aday. Avrupa’da 12 ülke şimdiden ‘ılımlı’ da olsa yeni bir resesyona girmiş durumda. Bu tablonun siyasal izdüşümleri de Yunanistan ve Fransa seçim sürecinde ortaya çıkmaya başladı.
İktisatçılar Alan de Bromhead, Barry Eichengreen ve Kevin H. O’Rourke’un yazdığı ‘Büyük Depresyonda Sağ Kanat Siyasal Aşırılık’ adlı makalenin bulguları da bu yönde. Ekonomistler, ‘1929 büyük buhranı’nın 1920’ler ve 1930’lardaki seçimlerde sağ kanat ve anti-sistem partilerinin oylarını nasıl etkilediğini incelemişler. Sonuç, ekonomik olarak küçülmelerin olduğu dönemlerle sağ kanattaki politik aşırılık arasında bağ bulunduğu sonucuna varmışlar.
Yazarlar, bu bağı güçlendiren bazı milliyetçi unsurların varlığına da dikkat çekiyorlar; örneğin o dönemde ülkenin savaşı kaybeden tarafta olması ya da aşırı sağ kanat bir partinin parlamentoda bulunması, bu bağın daha güçlü olmasını sağlıyor.
Demokrasi deneyimi görece kısa olan ülkelerde de ekonomik küçülmeler sonucu politik kutuplaşmalar ile sağ kanat aşırılığın daha fazla güçlendiği, ırkçı ve faşist eğilimlerin beslendiği sonucu da not ediliyor. 

Çeyrek yüzyıllık durgunluk?
Peki, bu politik eğilimlere yataklık yapan küresel ekonomik yavaşlama, durgunluk ya da küçülme ne kadar sürecek? Bunun yanıtını da son yıllarda kriz, borç ve büyüme konularında çalışan Carmen Reinhart, Vincent Reinhart ve Kenneth Rogoff yanıtlıyor yeni yayımladıkları makalelerinde. (Debt Overhangs: Past and Present)
1800 yılından bu yana incelenen kamu borcu oranı (GSYH’ye oran) yüzde 90’ın üzerinde seyreden 26 örnekte, ekonomideki büyümenin borcun yüzde 90’ın altında olduğu dönemdeki ortalamadan 1.2 puan daha düşük olduğu belirlenmiş. En çarpıcısı; GSYH’nin yüzde 90’ının üzerinde bulunan yüksek borcun aşağı çekilmesi 23 yıl sürerken bu sürenin sonunda milli gelir reel olarak yüzde 25 daha düşük bir noktaya geliyormuş.
Reinhardt’lar ve Rogoff’un bulguları, ‘öldürmese de süründürecek’ bir ekonomik sürece; Bromhead, Eichengreen ve O’Rourke’un bulguları da daha otoriter siyasal bir sürece ışık tutuyor. Daha henüz bir şey görmedik mi yoksa?