Küresel büyümenin ekseni kayarken

Çözmediğimiz yapısal sorunlarla popülist politikalarla ülkemizin her zaman heba edeceği konjonktürel ve küresel bir fırsat vardır.

Geçen hafta enflasyon sayıları açıklandı; aylık yüzde 1,52, yıllıkta ise yüzde 11,14’e çıktı. Çekirdek enflasyon sayılarında ise (I endeksi) yüzde 8,24’lük bir yıllık orana ulaşıldı. Siyasetçiler ülkemizde her türlü başarısızlığın nedeninin dışsal olduğunu söyleseler de bu artış oranlarının nedeni enerji ve doğalgaz fiyat ayarlamaları. Bunun ardında da döviz kuru artışı var. Döviz kuru artışının da ardında, ‘ülkemizin parasına rekabetçilik kazandırma’ kaygısıyla izlenen para ve kur politikası var. Sorarsanız; kapı önünde bulacağınız gerekçe “Avrupa karıştı, döviz girişi azaldı, döviz lobisi, faiz lobisi...” olacaktır.
İşin trajik tarafı, 2010’un son çeyreğinde yüklü döviz alım ihaleleri ile döviz kurunu yukarı ittirerek, sonra faizleri düşürerek başlanan hatta ‘nihai olarak sıkılaştırma içerdiği’ söylenen bir para politikasıyla buraya gelinirken önceki hafta ihracatçıların temsilcisi TİM yetkililerinin “Avrupa’ya ihracatımız yüzde 18 düştü, TCMB bizi desteklesin” mealindeki açıklamalarına tanık olduk. Türk usulü ‘rekabetçilik operasyonu’; ‘nominal kuru yukarı ittir, bedelini enflasyon olarak halka ödet, sonra da imalatçıya’ ile başlar, sonra “Devlet bize destek sağlasın” söylemi ile devam eder. Bu resme, “Dünyanın en yüksek faizi bizde” söylemi de vitrin yapar. 

Yap-boz politikası
Geldiğimiz noktada, gelişmişlerin de gelişmekte olanların da en yüksek enflasyonu ile baş başa kalırız, dün faizleri yarım puan aşağıda tutmak için attığımız taklalar, yerini onu 5 katı faiz arttırımlarına bırakır. Hâlâ faizi resmen arttırmış değil, ‘arttırıyormuş gibi’ davranırız. Politika yapıcılarımız panikler, bunların hepsi sert frene yol açar, ekonomi yumuşak iniş değil, sert bir inişe yakın durur. Büyümeyi yüksek tutalım diye kısa vadede attığımız adımlarla orta vadede öldürürüz.
Alman Deutsche Bank analistleri, gelişmiş ülkelerin uzun sürebilecek bir yavaşlama ve durgunluk sürecine girebileceklerini dikkate alarak, küresel ekonominin geleceğine kafa yormuşlar. 2000 yılında küresel ekonomi içinde yüzde 39,5 payı olan gelişen ekonomilerin, 2013’te yüzde 56,5’ine ulaşacaklarını hesaplamışlar. Bunda Çin’in payı büyük tabii ki; Çin 2000’de küresel ekonominin yüzde 5,6’sı iken 2013 yılında yüzde 15,6’sını oluşturuyor olacak. Büyümeye katkı açısından ise gelişen ekonomilerin payı rekora gidiyor. 2000’de küresel büyüme ivmesinde gelişen ülkelerin katkısı yüzde 52 iken, 2011 sonunda % 92’ye ulaşmış olacak. Bunun anlamı, küresel ekonomideki büyümenin gelişen ülkelerin lokomotifliğinde gidiyor olacağıdır. Deutsche Bank analistleri, küresel krizin Batı’dan Doğu’ya olan ekonomik kaymayı hızlandırdığını düşünüyorlar. 

Enflasyon dezavantaj
2007’den 2013 sonuna kadar olan dönemde ortaya çıkan birikimli büyüme tablosundan bu kayma daha açık görülüyor. Çin birikimli olarak yüzde 70 büyümüş olacak. Gelişen Asya ise yüzde 53. Tüm gelişen ekonomilerin ortalaması ise birikimli yüzde 37 büyümeye işaret ediyor. Latin Amerika yüzde 22, Orta ve Doğu Avrupa gelişen ekonomileri ise yüzde 15 büyümüş olacak. Benim hesabıma göre; iyimser bir varsayımla Türkiye 2012’de yüzde 3, 2013’te de yüzde 2 büyürse 2007-2013 döneminde yüzde 19 büyümüş olacak.
Aynı dönemde ABD’nin birikimli olarak yüzde 6,6, Avrupa’nın da sıfır büyüyeceği hesaba katılırsa küresel ekonomilerdeki kayma çok belirginleşiyor. Türkiye böyle bir döneme, gelişen ekonomiler arasında en yüksek enflasyona sahip bir görünümle giriyor. Yoluna koymadığımız yapısal sorunlarımızla kötü ve popülist politikalarla ülkemizin her zaman heba edeceği konjonktürel ve küresel bir fırsat vardır. Umarım öyle olmaz, hatalarımızı görürüz.