Küresel musluğun debisi

Kur baskısı, enflasyon ve düşük büyüme kıskacına girdiğimiz yeni bir dönemin içinde, işler bizim için de zor olacak.

Küresel düzeyde üç merkez bankasına bakın. Amerikan Merkez Bankası (FED), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japon Merkez Bankası (BOJ); bu üç banka, hâlâ yapacak işlevleri olsa da, krizdeki ana görevlerinde, ‘itfaiye görevinde’ sona yaklaşıyorlar. Üçünün de ortak bir noktası var. Üçü de miktar gevşetmesi ya da genişlemesi olarak adlandırılan (quantitative easing) süreci geride bırakmaya başladı.
Amerika’da FED, piyasadaki para miktarını arttıracak bir parasal gevşetme fazını çoktan geride bırakmış durumda. Tahvil alıp piyasaya para sürme operasyonları, yerini başka yöntemlere bıraktı. Artık FED, piyasadaki para miktarını değiştirmeden piyasadaki uzun vadeli faizleri aşağı çekmeye çalışan operasyonların peşinde.
ECB ise Avrupa’daki finansal krize müdahale edip likidite ve kredi sıkışmasını onarmaya çalışırken bol miktardaki parayı piyasaya sürdü. ECB’nin parasal bilançosu 3 trilyon euroya erişirken bunun 1 trilyon euroluk bölümü son 3 ayda sağlandı. ECB’nin son birkaç yıldaki öncelikli işlevi, kredi aktarım mekanizmasının işler hale gelmesinden çok, bankacılık sistemine likidite sağlamak ve son dönemde de krizdeki ülkelerin borç çevirmesine yardımcı olmaktı. Sonuçta bu paraların tamamı yine ECB’de park etti. 

Krizin yeni fazı
Japonya’da da 2008 krizi ile birlikte çok fazla bir parasal genişleme sağlanmadı. 2011 başlarında ve 2012 başında yürürlüğe konulan tahvil alım programlarının boyutu ne ABD’deki ne de Avrupa’daki boyutlara ulaştı. Örneğin ECB’nin üç yıllık repo operasyonlarıyla piyasaya sürülen likiditenin GSYH’ye oranı AB Bölgesi için yüzde 5-6 seviyesinde iken Japonların tahvil alım programının oranı yüzde 2 gibi. BOJ faizi sıfırda tutarken enflasyonu yüzde 1’e çıkarana kadar da tahvil alım programına devam edecek. Bunun etkili bir parasal genişleme getirmesi beklenmiyor.
Her üç merkez bankasından küresel piyasaların risk iştahını arttıracak yeni bir ilave küresel likidite sağlamaları beklenmiyor. Tersine, örneğin ABD’de, sterilize edilmiş tahvil alımı nedeniyle kısa vadeli faizlerin biraz yükselmesi olasılığı var.
Bunun ülkemize sonuçları var tabii ki. 2008 öncesinde olduğu gibi ya da 2010 yılı ortasından sonraki ölçekte olduğu gibi bol bir sermaye akışı, yakın gelecekte pek mümkün değil.
İşte bunun elimizdeki ilk işaretleri de ödemeler dengesi kalemlerindeki gelişimdir. Özellikle ağustos ayından bu yana tanık olduğumuz mali piyasa hareketleri ile döviz kuru dalgalanması ve artışının ardında, bu küresel gelişmelerin ve ülkemize olan etkilerinin izleri var. Tek ve de önemli sorunumuz; bu fotoğrafı doğru ve zamanında okuyamamış olmamız, buna uygun politika seçeneklerini devreye sokamamış olmamızdadır. 

Akmıyor, damlıyor
Önceki gün açıklanan ocak ayı ödemeler dengesi sonuçlarına göre; aylık cari açık 6 milyar dolar, bunun için sağlayabildiğimiz finansman 2.5 milyar dolar. Sonuçta, 2.7 milyar dolar cepten rezerv kaybı olmuş. Aslında bu görünüm ağustos-ocak arası dönemdeki aylar için ortalama bir şablona da yakın sayılır. Bu dönemde, aylık ortalama 5.5 milyar dolar cari açık verirken aylık ortalama 3 milyar dolar finansman sağlayabilmişiz. Kabaca aylık 500 milyon dolarlık bir net hata noksanla, aylık ortalama 2 milyar dolar rezerv kaybımız olmuş son altı ayda. Toplamda ise 12 milyar dolar.
Şimdi geriye dönüp bu ‘matematiğe’ bakınca, her kur artışı yönündeki hareketi ‘iktidar partisine karşı eylem’ sanan ya da öyle göstermeye çalışan kesimlerin hayal dünyasının ne kadar geniş olduğu ortaya çıkıyor.
Küresel fotoğrafta görünen ise bu sürecin devam edeceği yönünde. Birincisi, artık dış dünyadan eskisi gibi bolca gelecek bir sermaye akımı görünmüyor. İkincisi, Türkiye’nin dış tasarruflara ihtiyacı, ekonomi yavaşlasa da bitmeyecek. Üçüncüsü, finansal krizin sınırları dışında da olsak; kur baskısı, enflasyon ve düşük büyüme kıskacına girdiğimiz yeni bir dönemin içinde, işler bizim için de zor olacak.