Türkiye'de kayıtdışılık yüzde 32

Türkiye için 1950'de yüzde 65'lerde olduğu hesaplanan kayıt dışılık oranı, 2000 yılına gelindiğinde yüzde 31.96'ya gerilemiş.

Boğaziçi Üniversitesi’nden iki iktisatçının (Ceyhun Elgin ve Oğuz Öztunalı) yazdığı makalede, kayıtdışı ekonomik faaliyetlerin büyüklüğü tahmin ediliyor. ‘Dünyadaki Gölge Ekonomiler’ başlıklı makalede, 161 ülke için çok geniş bir veri seti kullanılarak son 60 yılda kayıtdışılığın seyri tahmin ediliyor. İktisatçılar, iki farklı ve yeni yöntem kullanmışlar; biri iki sektörlü dinamik genel denge modeli ile kayıtdışı ekonomilerin büyüklüğünün tahmin edilmesi. Diğeri de, 161 ülke ve 60 yıllık büyük bir veri setinin kullanılmış olması. Yazarlar, bunun ekonomi yazınında bir ilk olduğunu not düşüyor.
Uzun vadeli bakıldığında, kayıtdışılık eğilimi düşüyor. Ancak bazı dönemlerde, özellikle ekonomik durgunluk dönemlerinde (Türkiye’de de gözleniyor) düşüş eğilimi yavaşlıyor, hatta tersine zıplıyor.
Ülkeler en yoksuldan en zengine giden biçimde yüzde 20’lik dilimlere ayrıldığında, zengin ülkelerde kayıtdışılığın daha düşük olduğu gözleniyor. Ancak gelir gruplarına göre bu ilişkinin tam doğrusal olmadığı, ülkeler arası farklılıkların olduğu da gözlenmiş.



Türkiye için 1950’de yüzde 65’lerde olduğu hesaplanan kayıtdışılık oranı, 2000 yılına gelindiğinde yüzde 31.96’ya gerilemiş. 2000 sonrasındaki kriz ve resesyonla yavaşlama başlamış. Bu yavaşlamanın bir benzeri, 1978-87 arası dönemde de dikkat çekiyor. En düşük oran 2008’de yüzde 28.63’le gözleniyor. Ancak 2009’daki küresel krizin getirdiği resesyondan sonra yüzde 31.62’ye zıplamış. Elgin ve Öztunalı’nın hesaplamalarına göre Türkiye hâlâ OECD ve G20 gruplarında kayıtdışılığın oldukça yüksek olduğu bir ülke.

Enflasyon da planlı mıydı?
Merkez Bankası, bir süredir şöyle bir iletişim geliştirmeye başladı: Bugünkü gelişmeler bizim 2010-2011 döneminde yürüttüğümüz para politikasının bir sonucudur, her şey planlandığı gibi gidiyor. Dozu giderek artan bir söylem bu; nitekim Başkan Dr. Erdem Başçı, önceki günkü bir toplantıda da bunu dile getirdi.
Gerçekten öyle ise bugünkü sahip olduğumuz gelişen ve gelişmiş ülkeler arasında rekor enflasyona sahip olmamızı da Merkez Bankası’na borçluyuz. Döviz kuru zıplamasını da, ekonomideki sert yavaşlamayı da.
Meğerse bugünkü kredi yavaşlamasını 2010 Ekim-2011 Ekim arası dönemde uygulanan para politikasına borçluymuşuz! İşte Ekim 2010’dan bu yana, banka kredilerindeki son bir yıllık değişimin haftalar bazında hareketli seyri yandaki grafikte yer alıyor.
Ağustos ayında, Avrupa’daki finansal kriz yükselmeye başlarken, Merkez Bankası’nın ‘ya para yağacak ya da durgunluk olacak’ senaryolarını ileri sürerek faizleri yarım puan indirmesiyle döviz kuru sıçramasına tanık olmuştuk. Ekim ayında, Merkez Bankası koridor uygulamasına başlayarak sert biçimde faizlerin yükselmesine yol açmıştı. O günden itibaren krediler de sert biçimde yavaşlamaya başladı.
Şu soruyu sormak gerekiyor: Madem her şey planlanmıştı da, neden ağustosta faiz indirimi, ekimde faiz arttırımı yapıldı. Ağustostaki senaryolara ne oldu? Avrupa’da resesyon derinleşiyorsa neden ekimde faiz arttırımı yapıldı? Bunların neresi planlı? Kredilerdeki 2010-2011 arası dönemdekiler planlıydı da, nasıl oldu da birden Ekim 2011 sonrası çalışmaya başladı?
Önerim; Merkez Bankası yeterince itibar kaybetti, daha fazlasını da harcamasın.