Bana onun kellesini getirin

Oyunu sahada futbolcular oynar, başkaları nemalanır... Türkiye'de futbol artık tamamen bu çizgiye geldi. Misal son Sevilla zaferi. Sarı-Lacivertli oyuncuların hepsi yetenekleri...

Oyunu sahada futbolcular oynar, başkaları nemalanır... Türkiye'de futbol artık tamamen bu çizgiye geldi. Misal son Sevilla zaferi. Sarı-Lacivertli oyuncuların hepsi yetenekleri doğrultusunda emeklerini ortaya koydular, terlerini akıttılar, stresini çektiler, nemalanan başkaları oldu. Kim mi? Mesela Ahmet Çakar. "Bikini giyerim, giymem" muhabbetiyle herkesten, her şeyden rol çaldı. Tamam, suç tek başına onun değil, toplum da seviyor bütün bunları, Çakar da nabza göre şerbet veren biri olarak şovunu sürdürdü, devam da ediyor. Lakin ortaya bir fikir atmışsın, devamında söyleyecek bir şey yok. 'Errrrrkek' toplumun hisleri üzerinde mizansene soyunuyorsun, son aşamada kaçak güreşiyorsun. Cem Yılmaz gibi bir değeri çıkaran bir topluma söyleyeceğin son söz bu mu?
Madem daha iyi bir son hamlen yok, niye bu işe soyunuyorsun? Yok 'Ben program arkadaşlarımın önünde soyunuyorum', yok 'Herkesin önünde olmaz'lar falan. 'Vücut ölçülerim müsait değil' de geç.
Fenerbahçe'nin yarattığı gündemden nemalanmak isteyen bir başka kişi de, "Trafik kötü, spor basını kötü, SİYAD'ın seçimleri kötü, o kötü, bu kötü" diye ahkâm kestikten sonra var olan kötülüklere kendince bir katkıda bulunmak isteyen Hıncal Uluç oldu. Önce "Bikini neymiş, ben olsam yokini giyerdim" dedi, sonra 'rol çalma masası'ndaki miktarı artırmak için ortaya daha büyük şeyler öne sürdü: "Fener final oynasın kellemi keserim." Aman ne güzel. Birdenbire Sam Peckinpah'ın 'Bana Onun Kellesini Getirin' filmini hatırladım, ardından da 'Amanın kelle kelle' şarkısını... Ee, Fener kupayı alınca ne olacak, müzesine bir de Uluç'un kellesini mi koyacak. Nedir yahu ucuzluğun bu kadarı? Yaşlı başlı adam oturmuş, durmadan sporun güzelliğinden bahsederken işi kanlı bir düelloya dönüştürmeye soyunuyor. Sizler değil miydiniz bugüne kadar 'Televole kültürü'ne sövüp sayan... Ee, geldiğiniz nokta neresi, iddiaya girip saçlarını kesen muhabirlerin çizgisini neredeyse 'Rus ruleti' noktasına taşımak. Bize ne bilmem kimin bikini giymesinden, bize ne bilmem kimin kellesinden...
Hesaplaşmalar bitmedi. Gelelim Rıdvan Dilmen vakasına... Dilmen de farklı bir mantıkla rol çaldı. Tuttu "Zico da, Feldkamp da yaratıcı değiller, yetenekli değiller" dedi, ardından da "Yaptıkları dünyanın en kolay işi, taktiği vereceksin kondisyoner çalıştıracak" yorumunda bulundu. Daha sonra da Fenerbahçe, Sevilla karşısında tur atlayıp kendisine yöneltilen eleştiriler ve dozaj artınca da sonraki programlarında agresifleşti, tek tek cevap vermeye soyundu ve o eski huzurlu, dingin, çok şeyi bilen adam görüntüsünün altındaki kişiliği de kıyıya vurdu. Rıdvan 'yontma taş devri'nin futbolcusuydu, 'cilalı taş devri'nin de yorumcusu oldu. Yetenekliydi, sempatikti, hazırcevaptı. Ama tembeldi. Ayrıca sık sık sakatlanıyordu. Sonra teknik adamlığı denedi, orada da uzun süreli bir performans gösteremedi. En nihayetinde yorumcu oldu. Bütün bunlar onun kişisel hikâyesi ve seçimleri. Ama iş eleştiri boyutuna gelince ve ölçü kaçınca, ister istemez geçmişin tozlu raflarında gezinmek gerekiyor. Dilmen'in ilk öfkesini kustuğu programdaki anahtar cümlesi neydi? "Dünyanın en kolay işini yapıyorlar." Sonrakileri de dikkatle dinledim; oralarda da Sevilla zaferinden dolayı Zico'yu kutladıktan sonra "Bana üçüncü olmasının hesabını verecek" dedi, ardından da Feldkamp'a laf attı "Galatasaray neden Avrupa'da yok, bana bunun hesabını verecek" dedi. Peki bunları söyleyen birinin nasıl bir Avrupa kariyeri var dersiniz? Mesela Rıdvan'ın teknik adamlık serüvenindeki dönüm noktası nedir? Bugün futbolda esamisi okunmayan Macaristan'ın yine kendi ülkesinde esamisi okunmayan takımı MTK'ya Fenerbahçe'nin İstanbul'da 2-0 yenilerek elenmesi ve bu maçın ardından Rıdvan'ın istifasını vermesi... Daha ilk tur ve son derece zayıf bir rakip. Eleştirdiğin adamlardan biri Sarı-Lacivertli camiaya ilk yılında şampiyonluk kazandırmış, UEFA'da gidebileceği noktaya kadar takımı taşımış, ikinci yılında ise Fenerbahçe'yi Avrupa'nın en iyi sekiz ekibi arasına sokmuş. Eleştirdiği diğer kişi ise zamanında Galatasaray'ın ilk kez bir Alman takımını (E. Frankfurt) elemesine olanak tanımış, ardından da Sarı-Kırmızılılar o dönemin güçlü Roma'sına da 1-3 ve 3-2'lik skorlarla elenmişti (kadrolarında Haessler, Aldair ve genç Mihajloviç gibi isimler bulunuyordu).
Gelelim dünyanın en kolay işini yapmaya... Bu kadar futbol bilgisi ve sevgisiyle bir takımı alıp bir noktalara taşımanın mücadelesini yapmak mı kolay, yoksa her hafta oynanan maçlara üstelik bazen haftada iki-üç gece yorum yapmak mı? Şu iyi oynamış bu kötü oynamış, bu pozisyon hatası yapmış, bu yapmamış. Madem 'kolaylıkları' eleştiriyorsun, senin için bu piyasada iş bulamamak diye bir şey de söz konusu değil. Git bir takımın başına, o eleştirdiğin adamlara, o eleştirdiğin sisteme karşı bir savaş ver. O da yok. Oysa bunca yıl sistemin göbeğinde yaşamış biri olarak 'öteki'lerin (ya da küçüklerin) başarısı seni sevindirmeli, sistemi devam ettirenlerin değil. Bak yıllarca beraber top oynadığın Aykut Kocaman'a, iyi kötü bir şeyleri denedi, hep 'öteki'lerin yanında yer aldı, cephenin gerisini tattı. Ama sen 49 yıldır bu sistemi yaratan dinamikleri, hâlâ o günkü skorlara göre başarılı mı değil mi, onu tartışıyorsun. Sonra da dünyanın en kolay işinin tanımına soyunuyorsun... Neden? Çünkü sadece görmekle, önsezilerle olmuyor artık bu iş; ayrıca okumak, daha çok okumak, çok çok okumak ve dahi sistemi sorgulamak gerekiyor. Lakin Rıdvan Dilmen düşünce tembeli bir kuşağın hınzır oyuncusuydu; bu kimlik de gün geliyor bir yerde iflas ediyor.