Beşiktaş ?VCD?sinden ?Ankara havası? çıkınca...

Muhteşem Türk mantalitesinin uzayda ve de ilkel çağlarda nasıl işleyebileceğinin göstergesi olan Arif?in sinemadaki son macerası, hatırlanacağı gibi ?korsan VCD?ciler karşısında, karakterin ?üstün zekâsının? gerisinde kalmıştı.

Muhteşem Türk mantalitesinin uzayda ve de ilkel çağlarda nasıl işleyebileceğinin göstergesi olan Arif’in sinemadaki son macerası, hatırlanacağı gibi ‘korsan VCD’ciler karşısında, karakterin ‘üstün zekâsının’ gerisinde kalmıştı. ‘A.R.O.G’un vizyona çıktığı günlerde korsan tezgâhlarına sürülen VCD ve DVD’lerin içinden, çoğunlukla ‘Ankara havası’ çıkmıştı. Geçen hafta İnönü’de oynanan ‘Ankara havası’ ise bir anlamda turnosol kâğıdı görevini üstlendi. Aykut Kocaman’ın ekibi, ev sahibi Beşiktaş’ı 3-1’le geçerken futbolla olan ilişkimizi bir kez daha gözler önüne serdi. Zekâsı ve toplumsal olaylara olan yaklaşımıyla her zaman diğer taraftar gruplarının bir ya da birkaç adım önünde gördüğümüz Beşiktaş seyircisi, ‘itidalliğine’ ve ‘akil adam duruşu’na yenildi ve o maçta nedense, Aykut Kocaman’a takarak mücadele boyunca genç teknik adama bol bol küfür yağdırdı. Bu aslında, hepimizin içindeki Fatih Terim’e işaret eden bir göstergeydi. Terim bugüne kadar nasıl bir kişiliği yaydı etrafına? Kazandığı zaman dünya tatlısı ama en küçük bir kayıpta, öfke ve sinirin bir numaralı adresi...
Sözün özü Beşiktaşlılar da bu coğrafyanın parçası olduğunu gösterdi o gece. İşini yapan ama senin galibiyetini engelleyen, geceyi mutlu bitirmeni sekteye uğratan adama küfür yağdırmak... Ne yazık ki biz böyleyiz. Bir zamanlar kaleci Oscar Cordoba’nın da altını çizdiği gibi, neden Beşiktaşlı, neden Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli olduğumuzun sınıfsal bir açıklaması yok. Hayatımızın gelişme döneminde, rol modelimiz neyse biz de genellikle o takımları tutuyoruz, ya da o anda aklımıza kim yattıysa o renklere gönül bağlıyoruz. Ve sonra da hayat boyu, aşkımızı sürdürüyoruz. Yani Boca Juniors-River Plate eşleşmesinde olduğu gibi sınıfsal bir ayrım yok aramızda. Ya da Rangers-Celtic’teki gibi dinsel bir ayrım da. Keza Real Madrid-Barcelona gibi ‘ayrılıkçı’ bir tavır da. Ama şu var; birbirimizden nefret ediyoruz. Bir büyüğün taraftarı önce diğer büyüklerin taraftarlarını, sonra da o hafta alacağı üç puana engel olmaya çalışan herkesi düşman görüyor. Yakın örnekler: Antalyaspor maçında kaleci Ömer Çatkıç, rakibin dokuz kişi mücadele ettiği Hacettepe maçında ise kaleci Recep Biler
Onlar da maç boyunca Galatasaray taraftarlarından okkalı bir şekilde küfür yiyip durdular. Suçları neydi? İşlerini yapmak, Sarı-kırmızılı forvetlerin gollerine engel olmaya çalışmak.
En kötüsü de ne biliyor musunuz? Bu reflekslerin hepimizde olması. Bakan Murat Başesgioğlu’nun oğlu da aynı ruh durumunda, kökeni basketbol olan ve her daim ‘salon adamı’ gibi davranması beklenen Mahmut Uslu da, keza Ahmet Dedehayır da...
***
Bir de köşesinden her gün demokrasinin nimetleri ve bu ülkedeki eksiklikleri üzerinden ahkâm kesen köşe yazarlarının, futbola bakışları var. Taze bir örnek: 30 Kasım tarihli Milliyet’te Melih Aşık, tuttuğu takım olan Galatasaray hakkında ‘görüş’ bildiriyor. Geçen sezon son beş maçta ‘yerli’ futbolculardan oluşan Sarı-Kırmızılılar’ın rakiplerini ezerek şampiyon olduğunun altını çizen Aşık, bu sezona ait çözümünü ise şöyle sunuyor (aynen aktarıyorum): “Son maçta gördük (Metalist maçını kastediyor). Sabri, Ayhan, Volkan, Arda ölümüne oynuyor. Meira, Lincoln, Kewell, Baros ortada dolaşıyor. Hiçbiri zahmete girmiyor. Meira’dan başlayın, atın şu yabancıları yine.” Şimdi neresinden tutacağız bu tespitin? Geçen sezon son beş maçta Lincoln’ün şahlanışını mı, şampiyonluğu getiren Fenerbahçe maçında Nonda’nın attığı golü mü hatırlatmak lazım Aşık’a? Ya da bu sezon Baros’un ligde 10, Kewell’ın 6, Lincoln’ün de 7 gol atıp dokuz asistle ‘Asist krallığı’nı elinde bulundurduğunu mu? Ama Aşık’ın derdi başka tabii ki. ‘Ulusalcı’ dünya görüşünü futbola da yedirmek istiyor. Fakat hayatın pratiği, ne yazık ki yazarın kendi gerçeklerini doğrulamıyor.
***
Bu arada geçenlerde kaydettiğim bir notu sizlerle paylaşmazsam ölürüm. 13 Kasım tarihli Akşam’da, ‘Alaattin’in lambası’ köşesinde Alaatin Metin şunları yazıyor: “Türk futbolunun unutulmaz ismi, Beşiktaşlı Recep Adanır’ın oğlu... Edip Adanır Londra’da yaşıyor. İngiliz kulüpleri ile de ilişkisi iyi olduğu için gazetecilik de yapıyor. Arsenal maçında İstanbul’a geldi. İngiliz gazetecileri otellerine yerleştirdi, sonra da babasının evine gidip elini öptü, hasret giderdi.” Evet, şimdi bir ÖSS sorusu: Yukarıdaki cümleler sonucu gazetecilik mesleği ve yapılma koşullarının tanımlamasını yapar mısınız? a) Kulüplerle aran iyi olacak ki bu mesleğini yapacaksın. b)... Neyse diğer seçeneklerle vakit kaybetmenin anlamı yok. Doğru yanıt tabii ki ‘a’ şıkkı olacak. Ve yine, tabii ki Metin’e göre... Mesela benim hiçbir kulüple iyi bir ilişkim yok, o halde bu mesleği icra edemem.
Dolayısıyla Metin’in başkan Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe kulübüyle olan ‘çok özel’ ilişkisini de, bu ‘gazetecilik’ tanımıyla çok daha iyi anlayabiliyoruz. 
***
Son olarak bir bu ülkenin siyaset ve spor ‘efsane’lerine göz atalım... Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel, 16 yıl görev yaptığı bir mevkide, son
seçimi de kazanarak yeni bir dört yıl için daha ‘icazet’ aldı. Böylece meslek kariyerinde, başkan olarak 20 yıla ulaşacak (“Söz bir daha aday olmayacağım” dedi, eğer daha sonra vazgeçerse bu süre daha da uzayabilir). Sahi nedir bu ‘Demirel’ soyadının kerameti? Süleyman Demirel, yıllar boyu bu ülkenin sağ iktidarlarına hükmetti, şimdi de bir başka Demirel ‘salonların efendisi’ oluyor çok uzun süredir. Bu ‘soyadı benzerliği’, siyaset-spor ilişkisinin (!) bir dışavurumu olabilir mi?