Binanaleyh Galatasaray Ali Şen?ini bulmuştur

İster Batılı dürüstlüğü deyin, isterseniz bütün bir sezon emek harcadığınız takımın son altı haftadaki mutluluğundan uzak kalmanın verdiği burukluk...

İster Batılı dürüstlüğü deyin, isterseniz bütün bir sezon emek harcadığınız takımın son altı haftadaki mutluluğundan uzak kalmanın verdiği burukluk; sonuçta ‘kol kırılıp yen içinde kalmamış’ ve Feldkamp, uzaktan da olsa bir ders vermeyi daha başarmıştır. Evet, şampiyonluk sonrası destanlar düzülen Galatasaray’da, artık gerçeklere dönmenin zamanı geldi. Nitekim kurt hocanın Zaman gazetesindeki söyleşisi üzerinden yaptığı ‘itiraflar’, ahlaki açıdan bazılarını daha iyi tanımamız gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Nedir olay? ‘20.45’ esprisinin ‘mucidi’, “Kulübe ben getirdim” diye her fırsatta övündüğü Hakan Şükür’le “Ama yine ben yolunu ayıracağım” fikrini medeni açıdan ifade edemediği için bu işin ihalesini meğerse Kalli’ye çıkarmak istemiş. Bu arada sadece Şükür’ün değil, okumuşsunuzdur, Hasan Şaş, Sabri, Mehmet Güven, Carrusca ve kalecilerden birinin (bence o dönemde yedek beklediği için Aykut’un) ayrılmalarının da ihalesini...
Yönetime girer girmez yavaş yavaş Erik Gerets’in altını oyan, bu iş için de İstanbulspor’da son derece başarılı bir ‘staj dönemi’ geçiren Adnan Sezgin’den (Petkov transferini hatırlayalım) yardım alan Polat, nihayetinde ‘Galatasaray’ın başkanı’ sıfatıyla karşımızda. Kalli’nin itiraflarının bize öğrettiklerine gelince; Polat, Şükür’le olan altıncı haftadaki kadro dışı probleminin bu operasyonda suçun Alman hocaya kalacağını düşünmüş olabilir. Yani Feldkamp’a biçilen rol burada bellidir; ‘tetikçilik’. Ama sağolsun, 74 yaşının olgunluğuyla ‘Şark kurnazlığı’nı yememiş Kalli. Futboldaki en önemli reflekslerden biri olan ‘zamanlama’ meselesini de, şampiyonluk bitiminde devreye sokmuş ve bizi, bizim gerçeklerimizle bir kez daha buluşturmuştur.
Gelinen nokta bence çok nettir; Galatasaray ‘liseli-alaylı’ tartışmalarının ötesinde Ali Şen’ini bulmuştur. İşin öte cephesinde ben de Hakan Şükür’ün Galatasaray’daki misyonunun tamamlandığını düşünüyorum. Evet, ona başarılarla dolu bir kariyerin ardından bu gerçeği hatırlatmak çok zor olabilir ama zaten bunu hatırlatabilecek kişiler başkan (ya da yönetici neyse) olmalı. Liderler işte o günler için vardır.
Galatasaray’dan devam edelim; Sabah’tan alıntılıyorum: İddiaya göre Sarı-Kırmızılıların Laudrup defterini kapamasında, Danimarkalı teknik adamın Polat tarafından yetkilendirilen Adnan Sezgin’e “Seni tanımam, başkanla görüşürüm” demesi neden olmuş. Haberde Sezgin’in cevabı yok. Ama ben olsam “Nasıl tanımazsın ya, ben birbirleriyle oynadıkları zaman ‘Dünya derbisi’ olarak adlandırılan Türkiye’nin iki büyük kulübün menfaatleri doğrultusunda emek harcamış bir insanım, ayrıca bu sezon sen Getafe’de zaman geçirirken ben son altı haftada takımı alıp şampiyon yaptım. Üstüne üstlük, şampiyonluk gecesinde bağlandığım televizyon kanallarında gazetecilere de gereken dersi verdim. Beni tanımaman senin eksikliğin” deyiverirdim.
Toulon Turnuvası’na göz attınız mı? Abdullah Avcı’nın muhteşem ekibi, büyüyüp ‘Ümitler’e dönüşmüşler ve sahaya sürülmüşlerdi. Nuri Şahin, Caner Erkin, Aydın Yılmaz’ın yanı sıra Fenerbahçe’den İlhan Parlak, Altay’dan Adem Büyük gibi isimler kadronun belkemiği konumundaydılar. Lakin, ‘büyümek’ bazılarına yakışmamış. Milli hamasete soyunmak ve “O formaya layık olun” demek istemiyorum ama bizim gençlerimiz turnuva boyunca el kol hareketleri ve hakeme olan itirazlarıyla fazla itici bir görüntü sergilediler. Bizim çocukluğumuzda İspanyol ve İtalyan takımları böyleydi. Her şeye itiraz, gereksiz sertlik ve oyunu soğutma çabası.
Sağolsun bizimkilerin oyunu soğutma çabası yok ama buldular yetenekleri sınırlı ABD’yi karşılarında, varyeteye soyundular ama savunma hatalarıyla ilk maçı 3-2 kazandılar. İkinci maçta ise İtalyanlara şov yapmaya çalıştılar. Ne var ki ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Üstüne üstlük Sabri’vari bir kabadayılık içindeki Caner, giderek dozajı artırdı ve nihayetinde kırmızıyı yedi. Zar zor 1-1’e getirilen maçı, 2-1 kaybettik. Ardından da Fildişi önünde şova soyundular, ilk yarıyı 2-0 mağlup kapatıp ikinci yarı tam ümitleneceklerdi ki Özgürcan dirseği yapıştırıverdi rakip oyuncuya. Sonuç 4-0 ve turnuvaya veda...
Şimdi gözler tabii ki kulübeye çevrilecek; ve akla gelecek ilk soru da, ‘Ümit’ Davala’nın hangi kariyerle bu ekibin başına getirildiği olacak. Adının takımla özdeşleşmesinden dolayı mı acaba. Bildiğim kadarıyla bütün dünyada bu işler bir planlamanın ürünüdür ve mesela Abdullah Avcı, elinde doğan bu çocukları, aynı zamanda kulüp takımı çalıştırırken yönetme imkanına sahip değil midir? Gerçi ben Davala’nın hem futbolculuk yetenekleri açısından, hem de yaşadığı onca deneyimden dolayı (Diyarbakırspor, Galatasaray, Milan, Werder Bremen) çok da kötü bir tercih olmayabileceği kanısındayım. Ama bu genç insanları disipline etmek çok mu zor? İtalya karşısında iki kırmızı kart gördükten sonra bir sonraki maçta aynı hata niye tekrarlanır ki, ve işte bu noktada hoca niye devreye girmez ki?
‘Sallandıracaksın bak üç-beş kişiyi’ gibi olacak ama gereksiz sertliklerle takımın başını yakanlarla ilişkiyi bitirirsin ve onlara, milli takım kapılarının bundan böyle kapanacağını lisanı münasiple hatırlatırsın ve bu teşhirimsi davranış belki (ama sadece belki) de onları olmasa da sonraki değerleri yola getirir.
Mesela ben şımarıklığı ayyuka çıkmış Batuhan konusunda ‘milli’ reflekslerimizin bundan böyle nasıl hareket edeceğini merakla bekliyorum.