Bir anlamda 'halef-selef' maçı

Bu geceki randevu bir tür 'Halef-selef mücadelesi' olacaktı ama hem 'Portakallar'ın hem de bizim gruptaki ilk dört maçlık performansımız mücadeleyi bambaşka boyutlara taşıdı.

Aslında çok da çetrefilli olmayan bir yolculuktu; dokuz grubun ilk ikisi Euro 2016 biletini direkt cebine koyuyor, tüm grupların ‘En iyi üçüncü’sü de benzer şekilde Fransa için bavullarını toplama hakkı elde ediyordu. Ve durun, bitmedi: Bütün bu ‘vize’yi alan toplamın yanı sıra bir de diğer üçüncüler kendi arasında play-off oynayacak, dört takım da oradan gelecekti. Böylelikle ev sahibi Fransa da dahil toplam 24 takımla Euro 2016 şenliğine start verilecekti.

Futbol sevdamız malum, Avrupa’nın bu alandaki en tutkulu ülkesiyiz belki de. Lakin takım kalibremiz bu basit denklemlerin içinde yer almaya yeter miydi? Aslında grup maçları öncesi bu konuda da bir endişemiz yoktu, her zaman olduğu gibi kura sonrası ‘Biz’ ve ‘Onlar kim ki?’ ayrımını yine net yaptık ve kararımızı verdik: Tamam Hollanda biraz iyi olabilirdi ama diğerleri çantada keklikti ve önümüz açıktı.

Amma velakin oyunun doğasındaki en temel prensip, ‘Maçlar sahada kazanılır’ durduk yerde sorun yarattı ve bu gece oynanacak grup serüvenimizdeki beşinci adım olan Hollanda maçı öncesi kendimizi bir anlamda ‘Ya tamam ya devam’ denilen o ince ipin önünde bulduk. Evet, bu takım zaman zaman kendini aşmıştır, zaman zaman aklın ve mantığın sınırlarını zorlamıştır, zaman zaman mucizelere imza atmıştır ama bu gece o gecelerden biri midir, işte orası tartışmalı.

‘En iyisini getirdik işte’

Oysa bu maç çok önceden bakıldığında bambaşka hesapların ifadesi hüviyetini taşıyordu. Türkiye, kendi evlatlarından ve coğrafyasından uluslararası kriterlerdeki sınavlardan geçebilecek ve evrensel sularda yüzebilecek üç ismi çıkarabildi yaklaşık son 20 yıllık zaman diliminde. Mustafa Denizli, Fatih Terim ve Şenol Güney triosu, hem kulüp hem de Milli Takımlar düzeyinde birçok sınavdan, eşikten geçti ve kendilerini defalarca kanıtladılar. Ama belki de Milli Takım serüveni, üçüncü kez aynı suda yıkanmak üzerine gelişince Terim, bu alandaki en dikkat çekici isim oldu. Amma velakin kendi macerası yıllar önce Sepp Piontek öncülüğünde başladığı için biz her daim, onun da bayrağı devredeceği isimleri arar olduk. Lakin Terim hiçbir zaman geride bir veliaht bırakmadı. Her daim sağ kolu gibi görünen Müfit Erkasap’ı saymazsanız, hiçbir zaman onunla birlikle yürüyen, o bırakırsa görevi devralacak, devamlılık, tamamlayıcılık meselelerini halledecek isimler göremedik. Her yeni serüveninde yardımcıları başkaydı ve her yeni serüven, yeniden, sil baştan tanımlandı.

Bütün bunlar yeni bir şey değil, çok eskiden beri tartışılan bir mesele. Lakin bu geleneksizlik, şunu doğurdu: Terim gittiğinde genç ve yeni seslere kulak kabartmak yerine muadili isimlere yönelmek ve bu yolla, “Bakın, işte size benzer kalibrede bir hoca” gerekçesini sunmak ve böylece olası bir başarısızlıkta, “En iyisini getirdik, daha n’apalım?” diyerek sorumluluğu üstlenmemek… Nitekim bu refleksle bir önceki Terim serüveni sona erdiğinde takım Hiddink’e emanet edildi. Lakin son derece zor bir grupta, geleceğin ‘Dünya şampiyonu’ Almanya ve geleceğin önü açık takımı ‘Belçika’nın arasında alınan ikincilik gözü yükseklerde olan futbol kamuoyunu tatmin etmedi, Hırvatistan oynanan play-off serisindeki başarısızlık sonucu Hollandalı teknik adamla yollar ayrıldı. Abdullah Avcı’lı ‘ara rejim dönemi’ sonrası da yine denklemin en başına, Terim’e dönüldü.

Rinus Michels’den bu yana

Bütün bu yaşanan süreç bağlamında bu geceki randevu bir tür ‘Halef-selef mücadelesi’ olacaktı ama hem ‘Portakallar’ın hem de bizim gruptaki ilk dört maçlık performansımız mücadeleyi bambaşka boyutlara taşıdı.

Hiddink, ‘Total futbol’ gibi çok önemli bir ekolü oyunun zihnine, karakterine, tarihine not düşürmüş bir ülkenin temsilcisi. Hollanda, teknik direktör kategorisinde Rinus Michels’ten bu yana Cruyff’ları, Beenhaaker’leri, Van Gaal’leri, Huub Stevens’ları, Co Adriaanse’leri, Advocaat’ları, Martin Jol’ları, Van Marwijk’leri, Rijkaard’ları, Koeman’ları, De Boer’leri yetiştirmiş ve dünya futbol ikliminin dolaşımına sokmayı başarmış bir ülke. Dolayısıyla karşılaştırma kâğıt üzerinde hakkaniyet içermiyor ama futbolun kendine özgü doğası her zaman bir açık kapı bırakmaya müsait. Lakin burada da şöyle bir durum var, ev sahibi cephesinde Van Persie ve Robben gibi etkili isimler yok, bizde de uluslararası kalibresi en yüksek yıldız Arda Turan, gereksizce gördüğü kart yüzünden forma giyemeyecek. Ayrıca defans hattımız da her zaman problemliydi, bu kez problem daha da had safhalarda.
Sonuç? Mantık ‘Zor dostum zor’ diyor, gönül desen Hollanda benim çocukluk takımımdı ama günümüzün Hollandası’nın 74’ün Cruyff’lu, 78’in Rensenbrink’li, 88’in Gullit, Rijkaard, Van Basten’li takımlarıyla ilgisi yok. Öte yandan İsviçre maçının ‘gerçek’ bedelini ödememiş bir Milli Takım’ın benimle ilgisi var mı, orası da tartışılır. Neyse, ‘Hak eden kazansın’la bitirelim…