Bir bilinçaltı refleksi: 'Yabancı düşmanlığı'

Hamza Hamzaoğlu'nun başarısı üzerinden yine 'yerli kayırması' öne çıktı ve 'yabancı düşmanlığı' refleksi hafiften hortladı

Ve ligde perde ‘resmi’ olarak da kapandı. Diğer sezon finallerinden biraz daha farklı olarak zirve yarışı uzun bir süre ‘İstanbul’un üç büyüğü tarafından domine edildi, son virajlar dönülürken Beşiktaş adeta kendisini sarsan 10 gün yaşadı ve bu süreçte oynadığı üç maçta şansını kaybetti, pazartesi gecesi itibariyle de Fenerbahçe de “Benden bu kadar” deyince ‘Şampiyon’un adı kayıtlara ‘Galatasaray’ şeklinde geçti.

Malum, bizdeki tablo bu üç takım etrafında dönüp duruyor. 1959’da başlayan serüvende Trabzonspor’un 70’lerde ‘İstanbul dükalığı’nı deviren çıkışı ve akabinde devam eden ‘Mutlu son’ları hariç bir de Bursaspor’un 2009-2010 sezonundaki şampiyonluğunu gördü bu ülkenin futbol belleği. Yani zaten öykü genel karakterleri itibariyle bildik; futbolsevere düşen ise bu karakterlerin kendine özgü ifadelerinin peşine düşmek...

ESTETİK DEĞİL MANTIK

Galatasaray’ın bu sezonki hikâyesinin kısa özeti de, ‘mutlu son’un netleşmesinden sonra sıkça ifade edildiği gibi üç başkan, iki teknik adam, bir şampiyonluk olsa gerek... Bu serüveninin genel karakteri üzerinde dolaşırsak, sezonun büyük resminde Galatasaray’ın ‘iyi futbol’ tanımıyla pek de at başı giden bir yapı sunmadığını fark ederiz. Görevi Cesare Prandelli’den devralan genç teknik direktör Hamza Hamzaoğlu önderliğinde sarı kırmızılılar özellikle son 6 haftada, estetikten çok mantığın ve aklın gerekliklerinin hüküm sürdüğü bu oyun karakteri ortaya koydu ve nihayetinde şampiyonluk ipini göğüsledi.

Son haftaların Galatasaray’ı, iki sezon öncesinin Aykut Kocaman’lı Fenerbahçesi’nin Avrupa Ligi’ndeki karakterini andırıyordu. Gol yemeden kazanılan çoğu tek farklı maçlarla yoluna devam etti Cim Bom ve hedefine de ulaştı. Lakin bu kaleyi kapatma hikâyesinde mesela bir ‘Katenaçyo’ refleksi görmedik, bu İtalyan mirasını bir zamanlar Serie A’da da forma giyen Fernando Muslera tek başına üstlendi adeta. Dolayısıyla şampiyonlukta elbette herkesin emeği vardı ama sanırım Muslera’nın yeri bir başkaydı.

BİLMEDEN KATKI

Hamzaoğlu’na gelince, yakın bir zaman önce Milli Takımlar yardımcı teknik direktörüyken durduk yere eleştiri tahtasına koyduğu Sneijder’in kariyerindeki en büyük sayfa için yaptığı katkı, sanırım futbolun ve hayatın kendine özgü cilvelerinden biriydi. Hoş artık bu mesele tarihin tozlu raflarında ama yine de bundan böyle gelecekte bize her daim bir takım uyarılarda bulacak gibi.

Bu yılki Galatasaray’ın başardığı asıl hikâye sanırım kapasitesi kısıtlı bir takımla bile bu yarış bir şekilde sürdürülebileceğini ve mutlu sona erişilebileceğini göstermesiydi. Daha önce de belirtmiştim; takımda yetenekli ama bir türlü işlenemeyen, işlenemeyecek olan isimler var ki bazıları ne yazık ki ‘Halı saha topçusu’ vasıflarının ötesine gidemiyor ama bu takım Muslera’nın güvenli elleri, Snejider’ın yıldız kimliği, Yasin’in arada bir sazı eline alması, Melo’nun her daim takımı eksik bırakacak potansiyeline rağmen azmi (ve de sistemin ona karşı özel hoşgörüsü de tabii), Hamit Altıntop’un dirayeti, Chedjou’nun futbol aklı ve yüreği, Hakan Balta’nın tecrübesi vs. derken dezavantajlarını şampiyonluk yarışında bambaşka bir kimliğe çevirdi ve 20. kez mutlu sona ulaşıldı.

VERİLER TARİHTEN

Konu sıcak ve daha yazılabilecek çok şey var elbette ama Hamzaoğlu’nun başarısı üzerinden yine ‘yerli kayırması’nın öne çıktığına ve ‘yabancı düşmanlığı’ refleksinin hafiften hortladığına şahit oluyorum. Elbette bu başarıda ilk olarak Hamzaoğlu’nu kutlamak gerekiyor ama buradan yanlış sosyolojik okumalara sapmanın bir gereği yok. Galatasaray örneğinden yola çıkalım mesela: Lig tarihindeki üçüncü şampiyonluğunu ilk kez bir ‘Yabancı’yla, Tomislav Kaloperovic’le (ki aslında bizden biriydi) ulaşan sarı kırmızılıların 70’lerin başındaki başarılarında bir İngiliz, ‘rahmetli’ Brian Birch vardı ve tarihe Türkiye’de ‘Üst üste üç kez şampiyon’ olan takımın teknik direktörü olarak geçmişti. Uzun bir suskunluk döneminin ardından başarı Alman Jupp Derwall’le geldi.

Üstelik bu başarı sadece Galatasaray’ı değil bütün bir Türkiye futbolunu yeniden tanımladı. Sonrasında bayrak Mustafa Denizli’ye devredilirken Fatih Terim’li ‘yerli’ çıkışın peşi sıra ise Rumen Mircea Lucescu ve Belçikalı Eric Gerets öykünün uzantılarındaki isimlerdi. Hamzaoğlu’nun öyküsü birebir olmasa da hafiften 2007-08 sezonundaki Cevat Güler’le gelen şampiyonluğu andırıyor diyebiliriz. Malum o dönem de Feldkamp’la başlayan serüven Cevat Hoca’yla ve de ‘mutlu son’la nihayete ermişti.     

Sonuç? Futbolun güzelliklerinden çok heyecanın öne çıktığı bir sezon izledik. Adrenalinin yanı sıra oyun estetiğinin de belli oranlarda öne çıktığı bir futbol iklimi dileğiyle önümüzdeki sezon ya da sezonlara bakalım...