Bir Zlatan hikâyesi...

Geçen haftanın en gözde futbol yıldızı çok gençken, az daha bu topraklara uğrayacaktı. Onun buralara gelmemesi bir şans mı şanssızlık mı, bilinmez...

Yıl 2000. Beşiktaş, teknik direktörü Nevio Scala’yla yeni bir yol arıyor kendine. Yabancı oyuncu arayışları da devam ediyor öte yandan. Transfer komitesinin başında bulunan İbrahim Altınsay ve ekibi, üç isimle görüşmeleri sıklaştırıyor:

Hollandalı Pierre van Hooijdonk, Fransız Pascal Nouma ve 19 yaşındaki genç bir İsveçli futbolcu. Scala, Şampiyonlar Ligi serüveninin zorlukları itibariyle genç oyuncuyu ilk elde eliyor. Hooijdonk’un kulübü de sorun çıkarıyor ve bu durumda ibre Nouma’ya dönüyor. Karar aşamasında Hooijdonk cephesi de “Olur” diyor. Scala’ya bir kez daha danışıyor Altınsay. İtalyan hoca 28 yaşındaki Nouma’dan, 31 yaşındaki Hooijdoonk’a göre daha fazla yararlanacaklarını belirterek tercihini Fransız oyuncudan yana kullanıyor.

Liste dışı kalan 19 yaşındaki İsveçli ise o sıralar formasını giydiği Malmö’den daha sonra Ajax’a transfer oluyor. Peşi sıra da Juventus, Inter, Barcelona, Milan formaları giyiyor. Halihazırda da Paris Saint Germain’de oynuyor. Geçen hafta İsveç Milli Takımı formasıyla İngiltere ağlarını tam dört kez havalandırırken röveşatayla attığı son golü, şimdiden çoklarına göre ‘Yüzyılın golü’ ilan edildi bile.

Biliyorum gündem başka şeylere endeksli. Bu köşeyi futbolla doldurmak gibi bir niyetim de yok. Ama İngilizlerin deyişiyle ‘Güzel oyun’ bazen hayatın diğer alanlarının birebir yansıması olduğu için de güzel, bazen bu ‘kıssadan hisse’deki gibi ‘İbrahim Altınsay-Zlatan İbrahimoviç ilişkisi’ üzerinden değerlendirilmesi bakımından da ilginç. Bu sezon Beşiktaş, Fernandes’in sıradışı futbol zekâsı ve yeteneklerinin yanında Oğuzhan kazanımı üzerinden de konuşuluyor. Siyah-Beyazlıların ‘Feda’kâr mücadelesi alkış topluyor, bu aşamada bazen takdir okları Samet Aybaba’ya da kayıyor. Benim Aybaba konusundaki kararım hâlâ negatif. En azından şu örnekle yola çıkmak istiyorum; bugün yönetimde olmayan Altınsay’ın kulübe kazandırdığı Oğuzhan Özyakup tercihine bir göz atın, bir de Aybaba’nın tercihi olan Batuhan Karadeniz’in performansına. Neyse asıl konumuz bu değil.

Kim bilir, o günlerde İbrahimoviç Beşiktaş’a, dolayısıyla futbolumuza kazandırılsaydı ne olacaktı? Belki Scala sonrası serüvende, belki Daum’la değil ama Lucescu’yla bambaşka bir serüvene imza atacaktı, belki de Nouma gibi giderek bize benzeyecek (ki kişilik özellikleri bu türden bir değişime açık), toplumsal hayatımızın önemli bir figürüne dönüşecek ama oyundaki yeteneklerinden belki de tüm bir gezegen mahrum kalacaktı. Kim bilir?..

Berlin üzerinde gökyüzü!

Perşembe akşamı Beyoğlu’nda bir barda, Bağış Erten’in DJ’liğe soyunduğu bir gecede ‘rahmetli’ Ahmet Kaya’yı andık. Bağış, repertuvarı itibariyle arada Cem Karaca, Tanju Okan, Timur Selçuk, Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Sümeyra Çakır, Fikret Kızılok, Ruhi Su ustaları da hatırlattı. Sonra bir grup ‘Radikalli’, bize yakışan biçimde Taksim üzerinden evlere dağıldık. Meydana çıktığımızda malum ‘Kışla’ çalışmaları dolayısıyla tarumar edilen gözbebeğimizi gece gözüyle de gördük. Grup elemanları Cüneyt (Muharremoğlu), ‘Erkan (Aktuğ) ve Burak (Kuru) karşılaştığımız manzarayı (filmlerden gördükleri) ‘Soğuk savaş yılları’nın Berlin’ine benzetti. Merkezde bir yer vardı ve biz oraya ulaşamıyorduk.

Mimar Kadir Topbaş sonunda bunu da yaptı yani. Şehrin kalbine Doğu-Batı Berlin havası verdi. 80 öncesine dönmekten korkan bir toplum, 89 öncesi Almanya’sına döndü.

‘Malezya olur muyuz?’ derken bambaşka bir şey olduk özetle...