Bu gurur Etiyopya?nın, değil mi?..

9 Ağustos?ta, saat 17.00 civarında Anadolu Ajansı?ndan bir haber düştü. Doğrusu kullanılacak gibi değildi ve ne amaçla servis edildiği de tartışmalıydı. Ama çok komikti.

9 Ağustos’ta, saat 17.00 civarında Anadolu Ajansı’ndan bir haber düştü. Doğrusu kullanılacak gibi değildi ve ne amaçla servis edildiği de tartışmalıydı. Ama çok komikti. Kısaca özetliyorum: “Gençlik ve Spor Genel Müdürü Mehmet Atalay’ın üst üste iki olimpiyata katılan ilk Gençlik ve Spor Genel Müdürü olduğu bildirildi. Müdürlükten yapılan açıklamada ‘Pekin’de düzenlenen Oyunlar, muhteşem açılış töreniyle tarihe geçerken Türk sporu adına da bir ilk yaşandı. Atalay, Atina 2004’ten sonra Pekin 2008’de de Türk sporunun başındaki isim olarak bu heyecanı üst üste yaşayan ilk genel müdür olmanın mutluluğunu yaşadı. 1938 yılından bu yana kurumsal yapıyla yönetilen Türk sporunda, daha önce hiçbir genel müdür üst üste 2 olimpiyatta görev yapmamıştı’ denildi.”
Tabii ki diğer gazeteler gibi bu ‘absürd’ ötesi haberi biz de kullanmadık ama günümüze kattığı neşe sonucu, dalgamızı da geçtik. Önce Efkan (Bucak) aldı sazı eline, “Ağbi” dedi, “Ne var ben de Radikal Spor Servisi kariyerim boyunca futbolda iki Avrupa Şampiyonası, bir Dünya Kupası, iki Olimpiyat, üç Formula 1, beş Kırkpınar, beş Süper Lig, beş Fortis Türkiye Kupası, sayısız Avrupa ligi şampiyonlukları vs. gördüm.” Keza Bener’in (Onar) de Efkan’ı aratmayan bir kariyeri vardı. Servisimizin en genç üyesi İbrahim Koçyiğit bile kariyerine şimdiden bir Şampiyonlar Ligi, bir UEFA Kupası, bir Süper Lig, bir Fortis Türkiye Kupası, bir Beko Basketbol Ligi, bir Wimbledon turnuvası, bir Fransa Açık, bir US Open vs. sığdırdı. Lakin bu haber, ‘Oyunlar’ın ikinci gününde bir komiklik gibi görünürken organizasyon ilerleyip Türk sporcular sapır sapır döküldükçe yerini trajediye bıraktı. Sporcular kısmına gelince; bu fasıl asıl trajedinin odak noktasıydı. Sibel Özkan’ın ‘siftahı’nın arkası gelmedikçe, basın yazılı ve görsel cepheleriyle birdenbire sinirlenmeye, “Kardeşim, elin oğlu armut toplar gibi madalyaları topluyor, bizimkiler nerde?” diye sormaya başladı. Çünkü futbol henüz tatildeydi ve konuşulacak, yazılıp çizilecek başka mesele kalmayınca, Olimpiyat fikri önem kazanmıştı. Fenerbahçe ve Galatasaray’la birlikte Beşiktaş’ın Balkan takımlarıyla olan tur maceraları ‘Oyunlar’ı birkaç gün arka sayfalara taşısa da, gelmeyen madalyalar feci halde kanımıza dokunmuştu. Ne oluyordu ya da nasıl oluyordu da bu madalyalar bizden saklanıyordu? Sinir harbi içinde suçlu aranırken mesela işini doğru dürüst yapan ve kariyerindeki beşinci olimpiyat serüvenini yaşayan Derya Büyükuncu da kurbanlardan biri olarak seçiliyordu.
Aslında işin ne olduğunu hepimiz biliyoruz; bizim sporla pek bir ilgimiz yok. Bütün derdimiz tabii ki futbol. ‘Güzel oyun’ da bu aralar 100 yılın sonunda gelen bir UEFA şampiyonluğu, bir dünya üçüncülüğü, bir Avrupa şampiyonası yarı finali gibi kimi çıkışlarla bizi avutuyordu. Olimpiyat oyunları ise, ne yazık ki bize dünya konjonktüründeki yerimizi gösteriyor. Zaten gazetelerin de televizyondaki programların da asıl hedefi spor kültürü değil; asıl dert madalya sayısı.
Benim bu toz bulutu içinde en çok sinirime dokunan (ve de cahiliyetimizin sınırlarını gösteren) yüzmeye ilişkin ileri geri fikirler. Bu branşta Pekin’e yolladığımız isimlerin dereceleri belliydi. Şampiyon olan yüzücülerin de... Nasıl ki bütün dünya Michael Phelps’in kıracağı rekorlara inanıyorsa, var olan derecelerle bizimkilerin de şu anki konumlarından öteye gidemeyeceği belliydi. Fakat bizim futbol bilinçaltımız, diğer sporlara da aynı bakış açısını sunduğu için, anladığım kadarıyla biz yüzücülerimizi de Oyunlar’a Euro 2008 mantığıyla yollamışız. Nasıl Terim’in aslanları son dakikalarda oyunu çevirip bizi zaferlerle buluşturduysalar, havuzdaki temsilcilerimiz de yarışın sonlarına doğru atacakları birkaç ekstra kulaçla mucize yaratacaklardı, diye düşünüyormuşuz. Ama olmadı, suyun kaldırma kuvvetinin bile, bizim spora olan bakışımızı kaldıracak gücü yoktu.
Bir de ‘Oyunlar’ın açılış töreni meselesi var. Yaklaşık 20 yıl önce ayağa kalkan ve Batı tarafından, İran’dan önce el üstünde tutulmaya başlayan Çin sinemasının iki büyük öncüsünden biri olan Zhang Yimou (diğeri de Chen Kaige’ydi), açılışın sanat yönetmeni olarak artık bütün dünyanın tanıdığı bir isim. Bazıları onun farkına her ne kadar ‘Hero’ ve ‘Parlayan Hançerler’ gibi son dönem yapıtlarıyla varsa da Yimou, 80’lerin sonundan 90’ların ortasına kadar İstanbul Film Festivali müdavimlerinin ‘Kırmızı Fener’, ‘Qui Ju’nun Öyküsü’, ‘Yaşamak’, ‘Şanghay Çeteleri’ gibi yapıtlarıyla zaten gözdesiydi. Yimou’nun düzenlediği törenin bizim payımıza düşen bölümünde ise bayrağı bir erkek sporcunun taşıması bir başka tartışma konumuzdu. Kuşkusuz çok önemli bir mesele değildi ama zarafet kuralları gereği bir kadın sporcumuza taşıtsak, daha iyi olacaktı. Nitekim, hayat da böyle olması yönünde uyarılarını gönderdi. Şu ana kadar elde ettiğimiz
üç madalyanın ikisini Sibel Özkan ve Elvan Abeylegesse kazandırdı. Bayrağı taşıyan güreşçi ‘erkeğimiz’ Mehmet Özal ise ikinci turda oyunlara veda etti.
Bu arada Avrupa ve Türkiye rekoru kırarak, Tirunesh Dibaba’nın arkasından ikinci olan Elvan’ın başarısını özetleyecek en doğru yargının da, ‘Bu gurur Etiyopya’nın’ olması gerekiyor galiba. Malum, 1999’dan bu yana vatandaşımız olan sempatik Elvan’ın gerçek adresi, geçildiği Dibaba gibi Etiyopya. Süreyya Ayhan’ın yazması gereken tarihi bile, ister tembellik diyelim, ister başka bir gerekçe bulalım, Etiyopyalı bir gence yazdırdık. Ama yine de teşekkürler nam-ı diğer Hewan...