Bu ne sevgi ah, bu ne ıstırap...

Luis Aragones?in Fenerbahçe?nin başına geçmesiyle birlikte Alex?in geçmişteki kimliğinden farklı olarak bu sezon daha fazla koşacağını...

Luis Aragones’in Fenerbahçe’nin başına geçmesiyle birlikte Alex’in geçmişteki kimliğinden farklı olarak bu sezon daha fazla koşacağını, daha fazla oyuna katkıda bulunacağını, disipliniyle tanınan ‘Dede’ lakaplı İspanyol teknik direktörün de işte bu özelliğinden dolayı takımın başına getirildiğini iddia edenler oldu. Bu tezin doğruluğunun ya da yanlışlığının kanıtlanması için önümüzde koca bir lig serüveni var. Ama aşağıda gördüğünüz ve Hüseyin Yavuz’un, Fenerbahçe-Swindon Town maçı sonrası çektiği bu kare, Alex’in çoktan, bütün bir Fenerbahçe kariyerindeki hızının üstüne çıktığını kanıtlıyor. Bu fotoğrafı özellikle seçtim. Benzer karelere Galatasaray’ın Homberg’le yaptığı maç sonrası da rastlamıştım. Orada da sakatlıktan henüz çıkan ve formasına yeniden kavuşan (ki daha sonra yine sakatlandı) Linderoth’un da 90 dakika sonrası (ki bu maçlarda 90 dakika beklenilmiyor, zaten seyircinin sahaya girdiği gören Alman ya da Avusturyalı hakemler maçı 87. ya da 88. dakikalarda bitiriyorlar) kalabalığı yararak attığı depar görmeye değerdi. Uzun bir süreden beri biliyoruz ki ‘gurbetçi’ sınıfının futboldaki tezahürü böyle bir şey. Maç biter ve onlar, anavatandan gelen takımlarının oyuncularına sevgi adına saldırır. Aslında karşısındakinin Türk olması gerekmez; Alex, Linderoth, Van Hooijdonk, Ortega, Hagi, Zago, Delgado, Yattara, Güiza; ne bileyim, aklınıza hangi yabancı gelirse gelsin, önemi yoktur. Ok yaydan çıkar ve akın başlar. Alex ve Linderoth gibiler, önceki sezonlardan kalma deneyimleriyle kaçışı yeğlerler, Güiza gibi ‘çaylaklar’ da zokayı yer, kalabalıklar içinde kaybolur gider. Bu görüntüyü silmek zor... Ama ayıplamak da, biliyorum işin kolay yolu. Hatta böyle bir yargı, sizin için suçlanacak bir durum; çünkü ‘Beyaz Türk’lüğünüzün derecesini ele verebilir. Ama ben yine de ‘tüm cesaretimi’ toplayarak şunu söyleyeceğim: Onca yıl Batı’nın ekmeğini yemiş, iyi kötü havasını koklamış bu topluluğun hasret gidermek konusunda daha insani yollara başvurması gerektiği inancındayım.
Tamam, bu bizim için bir kültürel refleks, bu topraklarda da aynısını yapıyoruz; severken birdenbire öldürüyoruz. Çünkü çok sıktığımızın (hem de galibiyet sevinçlerimizde silah kullandığımız halde) farkına varamıyoruz. Elbette bu sevme biçimimizden, hele ki gurbetteyken kurtulmamız zor, ama bari vatan evlatlarını sıkalım, profesyonelce bu topraklarda futbol oynamaya gelen elin adamlarına da aynı ‘şefkat’i göstermeyelim. Yarın bir gün ülkelerine döndüklerinde, “Sevgileri bile tuhaftı” demesinler sonra...
***
Nankörlük ağır bir ifade. Belki onun durduğu yerden de bakmak lazım ama ben yine de Selçuk Şahin’in, son zamanlarda oraya buraya verdiği söyleşilerdeki sızlanmalardan hem sızlanır oldum, hem de kendisine pek yakışmadığı kanısındayım. Ne diyor Selçuk... Mesela geçen hafta şunları söyledi: “Avrupa Şampiyonası içimde büyük bir yaradır. Hep buna yanıyorum. Oynamayı çok istiyordum, olmadı. Zico son beş-altı hafta beni oynatmadı. Aurelio, Türk olana dek Milli Takım’daydım. Sonra da hoca (Terim’i kastediyor) tercihini Aurelio’dan yana kullandı. Kim olsa bu tercihi yapar. Çünkü Aurelio o mevkide bence dünyanın en iyisi. Amacım, Fenerbahçe’de kalıcı olmak ve formamı yeniden kapmak. Ne kadar hırslı, inançlı olduğumu göstereceğim. Şu anda yerim garanti olamayabilir. Ama kimin yeri garanti ki? Aragones adalete çok önem veriyor. Hazırlık maçlarında bu adaletini gösterip, herkese eşit şans tanıdı.”
İki gün öncesine dönüyoruz; idman sonrası Selçuk, Emre ve Gürhan’la verdiği pozların ardından üçlü ‘ayaküstü’ basın toplantısında laf arasında Zico’ya taş atıyor: “İki yıl sonra alışık olmadığımız bir tempoyla çalışıyoruz.” Yani biz bu ifadeden şunu çıkarıyoruz; Zico’yla iki yıldır yan gelip yatıyorduk. Selçuk, futbolun yetenek kısmından çok emek kısmında yer alan isimlerden. O, işin daha çok ter akıtılan bölümünde var. Belki de bu yüzden, seyircisinin gözünde hep ilk elde gözden çıkarılan isimlerden. Saracoğlu’nda birçok maçta kendi gözümle ve kulağımla şahit oldum, en çok ıslıklananlardan biriydi. Hem de oyunda kaldığı sürece en çok formasını ıslatanlardan biri olmasına rağmen. Seyirci, bir ona bir de Deniz Barış’a takıyordu genellikle. Sadece Zico döneminde değil, Daum döneminde de.
Tabii ki benimkiler subjektif yargılar. Ama bir de işin ‘belge’ kısmı var. Açıyoruz Futbol Federasyonu’nun resmi dergisi Tam Saha’nın Nisan 2008 tarihli 42. sayısını. Selçuk’la Mazlum Uluç’un yaptığı bir söyleşi var. Söyleşinin başlığına, oyuncunun bir ifadesi taşınmış: ‘Protestoyla oyuncu kazanılmaz’. Ama bugünden bakıldığında en çarpıcı bölüm, 14. sayfada. Buradaki ara başlık şöyle: ‘Zico mükemmel hoca.’ Altında da şu ifadeler var: “Zico’nun geldiğinden beri tavrı aynı. Bir oyuncu şansını iyi kullandığı zaman mutlaka forma bulabiliyor. ‘Bu takımda en son kim yedek kalır?’ diye sorsanız herkes ‘Aurelio’ cevabını verir ama geçtiğimiz sezon o bile yedek kaldı... Zico’yu insan olarak zaten hiç tartışmam ama teknik direktör olarak da çok başarılı. Çok alçakgönüllü bir insan. Takımı tarihi bir başarıyla Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale taşıdı. Açıkçası oynamadığım dönemde de kendisini çok seviyordum.” Sormak istiyorum; Nisan 2008’den Temmuz 2008’e değişen ne? Teknik direktör koltuğunda oturan kişi mi, Zico mu, Selçuk Şahin mi? Evet, tanık sizin sevgili jüri...