Çay içecek adam bulamamak

'Değerli Yalnızlık' tanımıyla Red Kit'in o ünlü son karesindeki ifade 'Evinden çıkamayan yalnız bir kov- boyum'a dönüşebilir.

Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz” demişti Özdemir Asaf o ünlü şiirinde. Biz ise bir Ortadoğu’nun lideri, Osmanlı’nın mirasçısı, vazgeçilmez bir kanaat önderi olma amacıyla çıktığımız ulvi bir hedeften saparak geldiğimiz nokta itibariyle, AKP kurmaylarının ürettiği ‘Değerli Yalnızlık’ tanımının psikolojisini yaşıyoruz. Bu tanım üzerine çokça yazı okumuş olabilir- siniz ki cuma günü Cengiz (Çandar)  Abi’nin Radikal’de kaleme aldığı “‘İki Yahudi’ ve ‘anti-Semitizm’ algısı” başlıklı metin, bu konudaki en iyi toparlamalardan biriydi. Bense ‘Kırmızı çizgilerim’i aşmak ve ‘Dışişleri’ne karışmak’ istemem ama meseleyi hayattan bir anekdotla taçlandırmayı bir borç bilirim. Aktarayım:

Metronun Taksim Meydanı’na çıkan tüneline çoğumuz vâkıfızdır. Merdivenlerden yüzeye ulaştığınız noktada sizi çoğu kez ‘Sol tandanslı’ muhalif gazete satıcıları karşılar. Bu kişilerden biri de Aydınlık satar; son derece güleçtir ve yumuşak ama etkileyici, akılda kalıcı bir üslubu vardır. Birkaç ay önceydi, Beyoğlu’ndaki sinemalardan birindeki basın öngösterimine gidiyordum. Tam çıkışta yine bu arkadaşın gazete sattığını gördüm. Elinde bir Aydınlık, şöyle sesleniyordu metrodan çıkanlara: “Sıfır sorun diyorlardı, çay içecek arkadaş bulamıyorlar...”

Evet, entelektüel yorumlar önemli, dış politikadaki hal-i pürmelalimizi gayet güzel anlatıyor ve açıklıyor bu metinler ama sanırım herkesi kapsayan bir bakış açısı, o gazete satıcısı güzel abimizin ifadesi kadar net olamaz... ‘Değerli Yalnızlık’ın bana düşündürdüğü şeyse Red Kit’in (bu çizgi romanın en büyük müptelalarından ‘Rahmetli’ Özal’ı da analım) o ünlü son karesidir: “Evinden uzakta yalnız bir kovboyum.” Bu repliğin AKP’yle birlikte “Evinden çıkamayan yalnız bir kovboyum” olarak değiştiğini de görmek mümkün.

* * *

Şimdiki nesillerin sınavlarda ne türden sorularla karşılaştığını bilmiyorum ama benim dönemimin koşullarına göre düzenlenmiş bir mantık sorusuyla sizleri baş başa bırakmak istiyorum:
“Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı bir TV programında ‘Babası bir katil olarak tarihe geçti ama Beşşar Esad, babasının yaptığı zulmü dörde katladı’ demiştir. Bu önermeye göre aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A. Babasının katil olduğunu bile bile Başbakan Erdoğan, Beşşar Esad’la yakın zamana kadar dosttu.
B. Esad’ın babasının katil olduğunu bile bile Başbakan Erdoğan, Nisan 2007’de Halep Stadı’nın açılışına gitti ve Fenerbahçe takımının da Suriye ekibi El İttihad’la bir dostluk maçı oynamasına vesile oldu.
C. Babasının katil olduğu bilinmesine rağmen Mayıs 2010’da Cumhurbaşkanlığı Tarabya Köşkü’nde Esad’ın onuruna bir kahvaltı verildi ve bu kahvaltıya Başbakan Erdoğan, Gül ve Esad dışında eşi Esma Esad ve çocukları, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da katıldı.
D. Hepsi...”

* * *

Bu kültürün yarattığı onca özlü söz, deyim ve tanımlama içinde ‘Kendine Müslüman’ın bence çok çok özel bir yeri var. İki kelime ve her şeyi o kadar güzel özetliyor ki. ‘Gezi süreci’ mesela... Bu süreçte iktidarın ve ‘bağzı’ vicdan sahibi olduklarını sandığımız insanların davranışlarını, refleks kalıplarını biz hep ‘turnusol kâğıdı’ örneği üzerinden değerlendirdik ama galiba ‘Kendine Müslüman’ daha doğru bir tanımlama. Mesela Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın Suriye’de katliam üzerinden Hürriyet’i eleştirmesi ve yine kendisine yapılan saldırı sonucu beş polisin açığa alınması meselesi bence iki taze örnek. Bozdağ’ın yaptığı Hürriyet eleştirisi doğru eleştiri değildi ama velev ki doğru olsun... Peki ‘Kendine Müslüman’ Bozdağ, ‘Gezi direnişi’ boyunca onca insan hayatını kaybedip (hem de Ali İsmail Korkmaz olayında olduğu gibi hunharca görüntüler eşliğinde) kimileri de polis şiddeti sonucu uzuvlarını yitirirken bütün bu yaşananları görmezden gelen ‘çok kısım medya’ya ağzını açıp bir şey dedi mi? Üstelik olayları sayfalara ya da ekranlara taşımak taraf tutmak değildir ki! Gazetecinin görevi, yaşanılanlarla ilgili tarihe not düşmektir. Allah’tan o günler aşıldı, yaşanılan her şey Bozdağ’ın ‘fırçalamadığı’ basına rağmen kayıtlara geçti. Son bir soru: Ahmet Türk’e yapılan saldırıdan sonra hiç polis açığa alınmış mıydı? Belki alınmıştır da ben bilmiyorumdur. Derler ya: “Bir yanlışım varsa düzeltin lütfen...”