'Emniyet'e almanın böylesi

Mesele günü kurtarmak ama varılan nokta bizi çok çok eskilere, o çok iyi bildiğimiz güne götürüyor: 12 Eylül 1980'e...

Ülke rüşvet ve yolsuzluk sarmalında gidip geledursun sistem sürekli gardını alma peşinde. ‘Askeri vesayet’i kaldırmakla övünen iktidar ise denge terazisinde kendi ‘Polis devleti’ni kurduğunu sandığı noktada yanıldığı hissine kapıldı. Bizatihi sistemin en üstündeki kişi olan Başbakan’ın açıklamalarıyla ifade ettiği, kendilerinden habersiz yürürlükte olan ‘Devlet içinde devlet’e karşı, artık hızlı operasyon, yeni bir yol haritası belirleme faaliyeti başlamış görünüyor. Tabii bütün bunların bildiğimiz anlamda hukukla, demokrasiyle ilgisi yok, yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız ‘İleri demokrasi’ denilen bir tarifin uygulamaları.

Öte yandan beni bu genel manzara içindeki kıyıya vuran ayrıntılar ilgilendiriyor. Çünkü tam da bu noktalarda sistem ve uygulayıcıları kendilerini istemeden olsa da tarif ediyor ya da ele veriyorlar. Önceki günün en akılda kalan açıklaması, Başbakan’ın ‘Karadeniz turu’ esnasında ‘Bağzı’ polisleri şikâyeti üzerine olanıydı. Neymiş, operasyon sırasında evlerde görev yapan güvenlik mensupları hem bacak bacak üstüne atmışlar hem de gittikleri evde lahmacun söyleyip yemişler.

Ben bu kızgınlık tonu yüksek hedef göstermelerin ardından ‘Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda acilen değişikliklere gidileceğini düşünmüştüm ama asıl aciliyet ‘Basın Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’na geldi ve dün itibariyle Türkiye genelinde gazetecilerin Emniyet Müdürlüğü hizmet binalarına girişleri yasaklandı. Hatta Hollywood filmlerindeki dille söylersek bir tür ‘Rozetini ve silahını teslim et’ tadında, Vatan ve Gayrettepe hizmet binalarında bulunan basın odasını kullanan gazeteci arkadaşlarımızdan da anahtar ve giriş kartlarını teslim etmeleri rica edildi. Ama ben, asıl beklentim olan emniyet çalışanlarına ilişkin değişikliklerin de eli kulağındadır diye düşünüyorum. Peki ama nasıl bir değişiklikler bütünü bekliyorum? Mesela bugüne kadar solcuların, aydınların, gazetecilerin, bilim insanlarının, öğrencilerin evleri basılırken (Bırakın yaşları ilerlemiş ‘rahmetli’ İlhan Selçuk’ları, Türkân Saylan’ları, henüz ömürlerinin baharında ‘kızlı-erkekli’ oldukları için evleri basılan üniversite talebelerini düşünün), hiç birinin “Gelip bacak bacak üstüne attılar, lahmacun yediler” diye şikâyet ettiklerini duydunuz mu? Gerçi bu noktada Başbakan’a özellikle ‘Bacak bacak üstüne atmak’ konusunda hak veriyorum. Çünkü ‘Sol literatür’de bu tür mevzular önemsenmez, yine Başbakan’ın deyişiyle zaten onlar öğlene doğru uyanır, sabahın erken saatlerinde de fazlasıyla mahmurdurlar. İşin önemini ancak uzun aramalarda fark ederler. Öte yandan polisin hatası şu: Muhafazakâr evlere baskın yaptığında, madem sen bu devletin, bu ülkenin yetiştirdiği bir değersin, örfünü ananesini bilecek ve büyüğüne, büyük olmasa da ‘Önemli’ şahsiyetlerin çocuk çocuğuna nasıl davranılması gerektiği yolunda temel bilgi, görgü ve adap kurallarına hâkim olacaksın. Hem bir başka mesele; bizde eve gelen muslukçuya, tamirciye, boyacıya, yani kim gelirse gelsin evinizi görev icabı ziyaret edene en azından çay, kahve ikram edilir, işin uzunluğuna göre yemek de verilir. Biz polisin özellikle ‘Gezi direnişi’ sırasında ne denli zor koşullarda görev yaptığını biliyoruz. Kumanyalarla idare ettiler, izin kullanmadılar, kimi düğünlerini erteledi vs. Dolayısıyla sizin lahmacun söylemenize gerek yok ki, ev sahibi (üstelik hali vakti yerinde ev sahibiydi söz konusu kişiler) işi pizza, hatta kebap söylemeye kadar götürebilirdi. Tamam, söz olur diye ev sahibinin yapacağı olası daveti reddediyorsunuz, işte bundan böyle yeni bir talimatla Emniyet Müdürlüğü’nün sürekli çalışacağı lahmacun, pizza ya da diğer yemek şirketleriyle anlaşmalar şeffaf zeminlerde (yani ihale usulü) yapılsın, söz konusu şirketler de “Emniyete özel indirimiz vardır” ifadeleriyle kendilerini deklare etsin.

Tekrar ‘Sol’a dönersek, bu ideolojiye sahip arkadaşların evlerine gelen memurların ‘Olası’ bir “Size de yiyecek bir şeyler söyleyelim mi?” şeklindeki ikramları geri çevireceklerinden de adım gibi eminim. Çünkü onlar daha önce polis eliyle bol bol cop, sopa ve biber gazı yediler... 

Şöyle bitireyim: Gazetecilere yönelik yasaklarla kendini ‘Emniyet’e aldığını düşünen zihniyet, attığı bu türden adımların nasıl görüntüye hizmet ettiğinin bal gibi farkında. Mesele günü kurtarmak ama varılan nokta bizi günler günler öncesine, o çok iyi bildiğimiz bir tarihe götürüyor: 12 Eylül 1980’e...