En güzel yorumu sen yaptın, en güzel maçı sen anlattın...

Diyelim ki Fenerbahçe?de işler ?daha da? kötüye gitti ve başkan Aziz Yıldırım, geçmişteki bir ?formülünü? hatırlayarak sık sık soyunma odasını basmaya, devre aralarında Aragones?e...

Diyelim ki Fenerbahçe’de işler ‘daha da’ kötüye gitti ve başkan Aziz Yıldırım, geçmişteki bir ‘formülünü’ hatırlayarak sık sık soyunma odasını basmaya, devre aralarında Aragones’e “Şunu oynat, bunu oynatma, şunu çıkar, bunu orta sahaya sür” gibi emirler yağdırmaya başladı. Böyle bir durumda Ömer Üründül’ün “Başkan, işi teknik direktörüne bırak, herkes gö-revini bilsin” demeye hakkı olabilir mi? Bence olamaz. Ama Pekin Olimpiyat Oyunları boyunca futbolun yanı sıra basketbol ve voleybola da ‘yorumculuğuyla’ el atan ve tartışmalara neden olan Üründül, hâlâ yaptığı işin doğruluğunda ısrar ediyor. Zaman gazetesindeki söyleşisinde bu ısrara ve ‘haklılık kriterlerine’ sıkça rastlıyoruz. Üründül, kendisine yöneltilen eleştirileri meslektaşlarının kıskançlığına bağlıyor. Aynen aktarıyorum: “Senelerdir maç yorumluyorum. Bu maçların birçoğunda takımlarımız büyük başarılar elde etti. Böyle olunca meslektaşlar bana karşı kıskançlık duymaya başladı. Aleyhimde sürekli yazı yazıyorlar. İlk 1996 Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan maçıyla yorum hayatına geçtim. 2000’de Galatasaray’ın UEFA finalinde yorumcuydum, daha sonra Süper Kupa, 2002 Dünya Kupası, 2004 Avrupa Şampiyonası, Euro 2008... Bütün bunlarda Galatasaray ve Türkiye başarılar kazanınca doğal olarak insanlarda bir kıskançlık oluştu. Yorumları neden hep Ömer Üründül yapıyor demeye başladılar. Halkın da beni tutması bazılarını iyice çıldırttı.”
Valla, Üründül ‘kıskançlık’ konusunda kendisince haklıdır belki ama Galatasaray ve Türkiye’nin başarısında bir yorumcunun nasıl bir payı olabilir, ben burasını pek anlayamadım. Bu mantıkla, dünyanın en başarılı yorumcularının Brezilya’dan çıkması gerekmiyor mu? Ya da Real Madrid’in, Barcelona’nın, Manchester’ın maçlarını anlatan yorumcuların benzer derecede önemi haiz olması lazım. Ya da tersten düşünelim; bu sezon ilk iki hafta itibarıyla Serie A’da en kötü açılışlarından birini yapan Milan’ın yorumcusunu değiştirmesi gerekiyor.
Neyse, beni Üründül söyleşisinde en çok şu ifadeler ‘aldı götürdü’: “Futbol yorumculuğu çok özel bir iş. Futbol bilgisi yetmiyor, hissetmek gerek. Bu yetenek var bende. Bana sorarsanız Türkiye’de bu işi iki kişi yapabiliyor. Biri benim biri de Rıdvan. Bir teknik direktör bizim kadar iyi yapabilir mi? Mümkün değil. Bu böyledir. İkincisi beni halk tutuyor. Ayrıca yorumladığım maçlarda Türkiye başarılı oluyor. Bir taraftan uğurlu olduğuma da inanıyorum. Futbolda başarı geldiği zaman bana gelen tepkiler de artar. Neden? Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan maçını yorumluyorum. Son dakikada gol oluyor, Ömer Üründül goooool diye bağırıyor gündem oluyor. Şöyle güzel söyledi falan deyince meslektaşlar iyice köpürüyorlar.” Burada Üründül’ün, TRT’de birlikte program sunduğu Mehmet Demirkol’u da harcadığı elbette gözlerden kaçmıyor.
***
Geçen hafta gündeme damgasını vuran olaylardan biri de malumunuz üzre, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın yaptığı basın toplantısıydı. Etrafına tirajı yüksek gazetelerin spor servisi şeflerini toplayarak gerçekleştirilen bu toplantıya ilişkin eleştiri yazısına soyunmak güç tabii ki. ‘Dünyanın hiçbir yerinde’ klişesine sığınmak istemiyorum. İngiltere’de Abramoviç’in bir basın toplantısı için The Sun’ın, The Daily Telegraph’ın, The Guardian’ın, The Independent’ın, The Times’ın spor şefleriyle böylesine bir toplantıya soyunacağını zaten kimse hayal bile edemez. Keza Ramon Calderon’un ya da Joan Laporta’nın İspanyol medyasının tirajı yüksek gazeteleriyle böyle bir işe kalkışacağını da. Ama burası ‘çok çok özel’ bir ülke. Futbolu keşfetmemişiz ama en büyük tutkumuz ve problemimiz bu oyun. Matbaayı, mürekkebi bulmamış, hatta İbrahim Müteferrika, Agâh Efendi gibiler sayesinde hemen her konuda olduğu gibi ‘topa sonradan girmişiz’ ama yine de herkes ‘basın özgürlüğü ve ahlakı’ konusunda fetva vermeye çoktan hazır. Neyse, Yıldırım’ın toplantısı, ‘Batı’nın ahlakını değil ama tekniğini alalım’ın güzel bir örneğiydi. Bu biraz da, siyasi yazarların Başbakan’ın uçağında olma ruh durumunun spordaki yansımasıydı. Bence Yıldırım’ın da en büyük hedefi, rahmetli Özal’la başlayıp hâlâ günümüze kadar devam eden ‘Ulusa sesleniş’in çizgisini spor âleminde yaşatma çabası olmalıdır. Zaten ‘Büyük başkan’a ancak bu yakışır.