Fatih hocam, haydi artık hesaplaş...

Milli Takım, Almanya maçının ertesi günü, 26 Haziran?da yurda döndü.

Milli Takım, Almanya maçının ertesi günü, 26 Haziran’da yurda döndü. Aradan geçen sürede, ‘Terim gidiyor, kalıyor’ tartışmaları yaşandı, ‘İmparator’un Bodrum’da tatil yaptığını öğrendik vs. Lakin hocamız, Çek maçı sonrası sinir katsayısının limitleri aştığı toplantıda da altını çizdiği “Dönünce hesaplaşacağım” defterinin sayfalarını henüz açmadı. Belli ki turnuvanın yorgunluğunu üzerinden atmak istiyor. Bu boşlukta biz onun yerine azbuçuk ‘hesap kitap’ işine soyunalım dedik. Euro 2008, yorumculuk tarihimize Sergen Yalçın’ı kazandırdı. Yakın dönemin futbolcusu, şimdiki zamanın yorumcusu doğrusu hiçbir şeyden sakınmadan ağzına geleni söylüyor. Bu çoğumuzun hoşuna gitti. Evet, dürüstlük ve samimiyet bir erdem. Lakin Sergen, kendi futbolculuk hayatında ne yapmadıysa tersi tezlerle yargılıyor çoğu kez önündeki podyuma çıkanları. Mesela milli takım için ‘Süreklilikleri yok’ diyor, ‘Koşmuyorlar’ diyor, ‘Takım oyunları zayıf’ diyor. Kendi kariyeri boyunca süreklilik arz etmeyen, koşmayan, takım oyunu oynamayan bir kişinin bunları ifade etmesi elbette ilginç. Kim bilir, belki de kendi hikâyesinden birtakım dersler çıkarmıştır. Ama bu tür ‘hesaplaşmalar’ için aradan uzun yıllar geçmesi gerekmez miydi? Madem bunların doğru şeyler olmadığını biliyordu, sezon başında Eskişehirspor’da, iki sezon önce Tigana’nın Beşiktaş’ında niye böyle davranmadı ki?
Sergen’in kaleci aşağılaması ise bence ayrı bir konu. Bir ay boyunca başta Cech olmak üzere Buffon, Volkan ve Rüştü gibi isimler de çiçeği burnunda yorumcumuzun “Kaleci işte, eninde sonunda gol yemek için vardır” mantığının uzantılarından nasibini aldı. Ve bence en kötüsü ve zamanla en sıkıcı olanına dönüşecek yanı, Sergen’in yavaş yavaş kendi gibi bir futbolcunun kolay kolay çıkmayacağı zannı ve bunu sık sık tekrarlama psikolojisi. Mesela final gecesi Mesut Özil’den Serdar Özkan’a kimi genç isimler, bu ‘hastalıklı bakış’ın ürünü olarak bir anlamda ‘Yıldız olamazsınız’ uyarısını aldı. Evet, belki Sergen gibi bir yıldız çıkmayabilir ama biz de Hamit gibilerin, Nihat gibilerin, Arda gibilerin süreklilikleri, profesyonel ahlakları ve ortaya koydukları performanslarla idare edebilir ve yine de bu oyundan zevk alabiliriz. Sergen’in de o kadar gölge etmesine ihtiyacımız yok.
‘Her şeyin bileni’ Hıncal Uluç ise 18 Haziran tarihli Fotomaç’ta Çek maçını değerlendirirken “Bizim yorumcular korkaklığı aşılıyor” tespitinde bulundu, risk almanın öneminden bahsetti ve yazısını Van Basten övgüleriyle süsledi. Bu arada da Hollandalı efsaneyi tanımlarken 1988’deki çıkışının altını çizdi. Aktarıyorum: “1988’deki turnuvada oradaydım. Takımda önceleri Van Basten yoktu, yedekti. Takımın santrforu ortalığı birbirine katan Bosman kararlarının Bosman’ıydı. Bosman sakatlanınca Van Basten’i takıma koymak zorunda kaldılar. Gencecik Van Basten harikalar yarattı” vs. Bu kaçıncı ‘Freud’yen sürçme’, saymakla bitmez. Scorsese’nin Oscar’lı Departed’ filmini yazarken, ilham kaynağı ‘Infernal Affairs’le Richard Gere’li ‘Internal Affairs’i karıştırıp, “Ne alaka” diyeceksin, Ang Lee’yi kadın yönetmen diye yazacaksın, en nihayetinde de Bosman kararlarının mucidi Jean Marc Bosman’la, John Bosman’ı karıştıracaksın. Üstelik biri Belçikalı, diğeri Hollandalı. Aslında bütün bunlar insana özgü. Hafıza bu, karıştırır ama sen ikide birde ortaya çıkıp ‘Spor basını şöyle, sinema yazarları böyle’ diye atıp durursan, ‘Araştırmacı gazetecilk öldü’ diye bas bas bağırırsan, ben de ‘Biraz da sen araştır’ derim.
Bir başka ilginç nokta da geçenlerde Hürriyet’in spor sayfalarında çıkan Hiddink’in, İspanyol hoca için ‘Ona hayranım’ sözleriydi. Habere göre daha önce Fenerbahçe’den kovulan Hollandalı teknik adam “Ben 1991’de Fenerbahçe’yi çalıştırdım. Aragones 70 yaşında bu cesareti gösteriyor. Ona hayranlığım bir kat daha arttı” demiş. Hoş, bu haberde
imza yoktu ama zaten imza olsa da fark etmiyor, Hürriyet’in spor sayfalarında yakın
bir zaman önce de Terim’le yapılmış bir söyleşi çıktı, daha sonra Milli Takımlar Teknik Direktörü, “Ben sadece muhabirle bir fotoğraf çektirdim, altına söyleşi uydurmuşlar” açıklamasında bulundu. Hay Allah, Türk basını bu işi daha çok yabancı futbol adamları için yapmaz mıydı? Teknik adam ya da futbolcuyla yalandan bir fotoğraf çektirilir, Türkçesi bile tartışmalı muhabirler de bu fotoğrafın altına “Futbolunuzu takdir ediyorum, Tanju’yu Rıdvan’ı tanıyorum” yazar, bizim de gururumuz okşanırdı. Oysa Türk Milli Takımı’nın son yarı final başarısı bu tür fotoğraf haberlere olan ihtiyacı ortadan kaldırdı, artık yabancılar yekten “Gerçekten sizi takdir ettik” diyorlar ve sağ olsun yeni neslin spor yazarı ya da muhabirleri de bu görüşleri anında bize aktarıyor. Hâlâ bu tür söyleşilere ihtiyacımız var mı ve bunları, kendi içimizden birilerine de mi yapıyoruz, gerçekten çok tuhaf doğrusu.
Neyse, ben ısrarla Terim’in hesap gününü bekliyorum. O randevuya da, ‘Terminator: Judgment Day’den (Terminatör: Mahşer Günü) filminden aldığım ilhamla, ‘Terim’inatör:
Hesap Günü’ başlığını atmak istiyorum...