'Fethullahçı' biliyorduk 'Adnan hocacı' çıktı...

Öğrencilik dönemimin yazı kahramanlarından Çetin Altan, gittiğim bir söyleşisinde "Hem yaşayıp hem de yazamazsın" demişti. Ona göre kalem erbabının evinde, ocağında vs. nerede olursa olsun...

Öğrencilik dönemimin yazı kahramanlarından Çetin Altan, gittiğim bir söyleşisinde "Hem yaşayıp hem de yazamazsın" demişti. Ona göre kalem erbabının evinde, ocağında vs. nerede olursa olsun, bir köşeye kurulup yazmaktan başka çaresi yoktu. Gözlem yapabilirdi, detaylarda dolaşabilirdi ama asla bizatihi kendisi yaşayamazdı; işi yaşayanları, yaşananları kâğıda dökmekti. Bence bu tez hâlâ geçerliliğini koruyor. Çağımızda hem yaşayıp yazanlar yok mu; var elbette... Ki biz onlara daha çok 'gazeteci' diyoruz. Kelime oyunları yapıp, genellikle günü kurtaran yazılara imza atıyorlar, daha doğrusu atıyoruz ve çok da derine inmeden bu âlemde at koşturuyoruz. Böylesi bir tablo içinde, meselenin yaşamışlık tarafını halledip faal top oynamayı bırakan ve yazı çizi alanında var olmaya çabalayan eski futbolcu takımının işi elbette zor. Evet, gözlemleri, tecrübeleri, yaşamışlıkları var ama kelimelerle oynamaya çabalamak, (zamanında bırakın yazmayı, okuma eylemiyle bile uzaktan yakından ilgi kurulamayınca) 30'lu yaşlardan sonra olmuyor, olamıyor. Ama körü körüne ya da değil, Batı'ya olan hayranlığımızı yeniden kabartacak bir çalışma birkaç hafta önce piyasaya sürüldü: Eski bir İngiliz futbolcusu olan Eamon Dunphy imzalı 'Sadece Bir Oyun mu? (Only A Game) adlı kitap... Millwall'da top koşturduğu dönemde (1970'lerin ortası) yaşadıklarını bir günlük mantığıyla kâğıda döken Dunphy, bırakın herhangi bir futbolcuyu, gerçekten son derece kaliteli bir yazarla boy ölçüşebilecek türden bir üsluba sahip. İngilizlerin
edebiyatla ve okuma eylemiyle olan ilişkisinin bir futbolcudaki tezahürü müdür bilemiyorum ama bir Türk futbolcusunun böylesi bir metinler dizisine imza atması bana çok çok imkânsız gibi geliyor.
Futbolla yatıp kalkan bir memleketin üyeleri böylesi bir çalışmaya ilgi
gösterecekler mi, yakın bir zaman içinde satış raporlarına bakıp söyleriz.
Ama ben kitabın ilk 26 sayfasında rastladığım iki isimden yola çıkarak buralara ait kimi saptamalarda bulunabilirim. 16. sayfada şöyle bir ifade var: "Bettie Mee ve Don Howe yönetimindeki Arsenal ise Peter Storey'li kadrosuyla çifte kupa şampiyonluğuna koşuyordu." 26. sayfadaki ifade ise şu: "Aynı şeyi Malcolm Allison da yapabilirdi ama kimse onun güvenilirliğini sorgulamazdı."
Howe ve 'Big Mall' diye de bilinen Allison... Yaşı kemale ermiş futbolseverler bu iki ismin de 70'lerde bu coğrafyaya uğradıklarını ve Galatasaray'ı bir dönem çalıştırdıklarını hatırlayacaktır. O zaman, İngiliz futbolu için de çok önemli figürler olan bu şahsiyetler, Sarı-Kırmızılı takımın başına geçmişti. Ve o aynı camia, 2008 sezonunun sonunda bütün bu geçmişi inkâr eden, kendine ait olan 'ülkenin Batı'ya açılan penceresi' tanımlarını arabesk yöntemlerle ters yüz eden
bir anlayışla 'hocasızlığı' tercih etti.
Bu süreci yaşamamıza neden olan kim? Bir başkandan çok taraftar izlenimi veren, 'saat 20.45' esprisiyle küllerinden doğan, kulübü Sinan Engin'leştirme ya da Ali Şen'leştirme hamlelerinin müsebbibi Adnan Polat. Ve de yardımcısı, bir başka Adnan, Sezgin. İkili, önce Bizansvari hamlelerle Gerets'i yok ettiler, daha sonra parlak bir fikir olarak Kalli'ye sarıldılar ama ne yazık ki alaturkalıklarını 74 yaşındaki bir adam bile kaldıramadı; sonuç ortada. Futbolda 'topsuz oyun' güzel de 'Hocasız oyun' nasıl olacak, şimdi bu sorunun cevabını arıyoruz. Diyelim ki, Galatasaray sezon sonunda şampiyon oldu, ne kanıtlanacak? Biz bu oyunun hocasız oynandığını zaten bilmiyor muyduk? Her hafta onlarca gazete ve televizyonda yüzlerce yorumcu, sahada ve saha dışında milyonlarca taraftar zaten Zico'ya, Kalli'ye, Sağlam'a, Yanal'a, cümle âlem teknik direktöre akıl vermiyor muydu? 'Onu niye oynattın, bu niye girdi' demiyor muyduk?
Gençlerbirliği'yle oynanan kupa maçında devre arası son derece ilginç bir kadraj vardı. Cevat Güler soyunma odasına giderken, Adnan Sezgin bulunduğu yerden hızla aşağıya indi, Güler'in arkasından o da soyunma odasının yolunu tuttu. Az ötede Hakan Şükür vardı. Esami listesi dağıtıldığında Bağış'la (Erten) espri yapıyorduk: "Hakan kadroya kendisini koymuş, Ümit Karan'ı kesmiş" diye. 64. dakika civarı yanda oyuna girmek için dördüncü hakemin yanına giden Karan'ı görünce, 'Nonda çıkar' diye düşündük. Lakin tabelada '9' numara yanınca espriyi sürdürdük: "Kendini kenara aldı." Şükür'ün hakkını yemeyelim, takımı Galatasaray camiasındaki adlandırmalarıyla 'Les Adnans'ın yaptığı belli. Bu durumda sadece şu
noktanın altını çizmek gerekiyor, bu takım uzun zamandan beri 'Fethullahçı' suçlamalarına maruz kalıyordu, Polat ve Sezgin'den mülhem aslında 'Adnan hocacı' olduklarını anladık...
İşin Hakan Şükür kısmına gelince, 'Kutlu Doğum Haftası' çerçevesindeki mesajında bence gerçekten bir sorun yok. Kaptan kendi inancı doğrultusunda, gayet iyi temenniler içeren ifadeler kullanmış. "Taraftar stada kesici aletlerle değil, güllerle gelsin" demiş ve eklemiş: "Allah kime nasip ettiyse o kazansın." Laik dilde 'İyi oynayan kazansın'ın dini ifadesi yani. Tek bir problem var; futbolumuzdaki en büyük özlemlerden biri yabancı sayısının artırılması. Üstelik Galatasaray'ın bu hafta karşılaşacağı Fenerbahçe'de, malum çok sayıda yabancı var. Yani onlar 'Kutlu Doğum Haftası'na layık oynamayabilirler. Onlar için 'Noel'e layık bir derbi olsun' ifadesi daha önemliydi, bir başka deyişle ortada bir zaman problemi var. Ama bence bizim asıl problemimiz bu tür mesajlar değil, her hafta sahaya sürdüğümüz yabancı oyunculara İstiklal Marşı'mızı dinlettirmek. Ve daha da kötüsü marşın bitiminden sonra rakip taraftara, rakip başkana, rakip renklere değme küfürler eşliğinde nefretimizi kusmak. Asıl ikiyüzlülük işte burada. Akif'in bir dizesiyle bitirelim: "Bir top uğruna Yarab, ne ruh hastaları çıkıyor"...