Fortis krizde de peki ama ya Türkiye Kupası ne âlemde?

Malum, Amerika?da başlayan ekonomik kriz dalga dalga bütün dünyayı sarıp sarmalıyor. 11 Eylül?den sonraki bu en yıkıcı dalgadan etkilenenler arasında Türkiye Kupası?nın sponsoru...

Malum, Amerika’da başlayan ekonomik kriz dalga dalga bütün dünyayı sarıp sarmalıyor. 11 Eylül’den sonraki bu en yıkıcı dalgadan etkilenenler arasında Türkiye Kupası’nın sponsoru olan Fortis de var. Bu, Avrupalı finansman devinin yaşadığı sıkıntının kupayı nasıl etkileyeceği konusu beni aşar ama hazır böyle bir dalgalanma var, kupanın statüsünü de yeniden tartışmak gerekiyor sanırım.
Bilindiği gibi artık günümüz futbolunda her şey o koca endüstrinin parçası. Bu nedenle her maç aynı zamanda bir gelir kapısı. Bunda da en büyük etken yayın hakları elbette. Lakin Türkler bu, kendilerinin keşfetmediği spordan yağ çıkarma konusunda herkesi geride bırakmak istiyorlar. ‘Bıçakcı yönetimi’nin bence en kötü hatıralarından biri de kupanın statüsü oldu. Bilindiği gibi kupada iki tur oynandıktan sonra gruplar aşamasına geçiliyor. Burada da örnek alınan sistem UEFA Kupası. Şimdi şöyle bir durum ortaya çıkıyor; bütün dünyada kupa maçları küçük takımlar için bir umut ışığı. Çünkü tek maçlık eleminasyon sistemiyle oynanan mücadelelerde küçük kasaba takımları bile o günün avantajlarından yararlanıp bir ya da iki tur atabiliyorlar.
Diyelim ki rakibiniz bir dünya devi, sizi küçük görüyor, eksik kadroyla çıkıyor, Şampiyonlar Ligi’nde ya da kendi liginde önemli bir maçı var, sahaya gençlerini sürüyor, o anki sakatlıklarını düşünüyor vs. Bu binbir türlü seçenek bir araya geliyor ve o gün kendini göstermek isteyen küçük bir takım, yeri geldiğinde turu geçiyor. Peki ne oluyor, kupaya uzanıyor mu; uzanamıyor belki ama şanı yürüyor ve en önemlisi, sistemin ona yeri geldiğinde fırsat tanıdığı duygusunu hissediyor ve ülke futbolunu biçimlendirenlerin ona, belli oranda hak tanıdığını, ciddiye aldığını düşünüyor. Yani sisteme olan inancı tazeleniyor. Peki bizde ne oluyor? Beşiktaş o gün diyelim ki İnegölspor’a yeniliyor (iki sezon öncesini hatırlayalım), lakin grup sisteminde İnegöl’ün bu galibiyeti arada kaynayıp gidiyor, Siyah-Beyazlılar kalan diğer üç maçta işini görüyor ve sonuçta finale kadar yükseliyor. Oysa halihazırda Avrupa’da uygulanan sistemin bizdeki yansımalarındaki çok uzak geçmişte Lüleburgazspor’un, yakın geçmişte de Pendikspor ve Erzurumspor’un iki büyüğü devirdiği maçlara tanık olmamış mıydık? Düşünün o zamanlar grup sistemi uygulansaydı ne Pendik, ne Lüleburgaz, ne de Erzurumspor ‘Tarih yazdık’ deme fırsatını yakalayamayacaktı.
Aslında dile getirdiğim bu görüşleri geçen sezon bu sayfalarda Efkan Bucak arkadaşım da bir yazısında konu edinmişti, yani ortada yeni bir şey yok. Ama beni bu yazıya iten asıl neden, bu sezonki mücadelelerde son finalistlerin de grup aşamaları öncesinde maç oynamaları ve finalistlerden biri olan Gençlerbirliği’nin kupaya veda etmesi. Bu sonuç bize bir yandan eski sistemin güzelliğini hatırlatıyor, ama öte yandan bu aşamada yine ‘Üç büyükler’ ortada yok. Neden, çünkü statü böyle. Siz geçen yılın kupa şampiyonu Kayserispor’a maç oynatıyorsunuz ama ‘Üç büyükler’i dışarıda tutuyorsunuz (çünkü geçen
sezonun ‘ilk dördü’ diye bir şey uydurmuşsunuz, dolasıyla Sivasspor’la birlikte ilk üç sırada
yer alan ‘İstanbullular’ tur maçı oynamıyor).
İyi de kardeşim, bu üç büyükler arasında, kupanın sahibi olma unvanına en son 25 yıl
önce erişmiş olan Fenerbahçe de var. Mesela nasıl ki sarı kart uygulamasını kupa farklı, lig farklı mantığıyla yapıyorsunuz, o halde kupanın statüsünde de buna göre bir düzenlemeye geçin.
Aslında benim bütün söylemek istediğim, bizim büyüklerimizin pek de büyük olmadığı, daha doğrusu adalet duygusundan ne kadar uzak durdukları. Büyük dediğin, büyüklüğünü her zaman sınar (tıpkı dışarıda olduğu gibi) ve tarihine değil, o ana sığınır. Geçen sezonun şampiyonu Kayserispor maç oynayarak gruplara kalsın, bizim ‘Hanedan’ın temsilcileri kenarda durup gruplarda kimlerin geleceğini beklesin. Sonra da biz adaletten, eşit dağılımdan bahsedelim.
Neyse, takımlarımızın Avrupa kupalarında erken havlu atmaları durumunda bu kış
çarşambalarımızı bu gereksiz kupa maçları dolduracak, Allah seyirciye şimdiden sabır
versin demekten başka da çaremiz yok.
***
Bu arada son Dinamo Kiev maçı öncesi spor basını takım kadrolarında kaleyi Volkan Babacan'a teslim ederken, sanki bu karar kesinmiş gibi haberler kaleme aldı. Ellerindeki en önemli veri, anladığım kadarıyla genç eldivenin Aragones'le birlikte basın toplantısına katılmasıydı. Oysa Porto maçı öncesi düzenlenen basın toplantısına Josico'yla birlikte Burak Yılmaz katılmış, 'Dede' ertesi gün maçta iki oyuncuya da ancak ikinci yarıda forma şansı tanımıştı. Dinamo maçı öncesi düzenlenen toplantıda ise Alex ve Volkan Babacan vardı. Üstelik o günkü toplantıda maçta kime forma vereceğine ilişkin soruya da İspanyol teknik adam, "Bunu basın önünde konuşacak değilim, kime forma vereceğimi bilmesi gerekenler sadece oyuncularımdır" cevabını vermişti. Takım kadrolarının bire bir kesinliği, içeriden tüyo gelmezse biraz da 'şans' işidir. Ama kesin ifadelerle haber yazma konusu, benim bir türlü aklımın alamadığı bir şey. Biz Radikal Spor Servisi olarak 'sezgilerimize' güvenerek kaleyi Volkan Demirel'e teslim ettik ve haklı çıktık. Gerçi Demirel, 33. dakikada yaptığı ıskalarla seyircinin yüreğini ağzına getirdi ama n’apalım, ona kaleyi teslim eden, sonucuna katlanır...