Futbol histerisi ya da sahte bir sevda üzerine...

Fenerbahçe bayanlar basketbolda, son iki sezonda olduğu gibi bu sezonda da yine mutlu sona ulaştı. Sarı-Lacivertli yönetim uzun süredir bayanlara yatırım yapıyor; çok yetenekli isimler uzun süredir bu kadronun bir parçası.

Fenerbahçe bayanlar basketbolda, son iki sezonda olduğu gibi bu sezonda da yine mutlu sona ulaştı. Sarı-Lacivertli yönetim uzun süredir bayanlara yatırım yapıyor; çok yetenekli isimler uzun süredir bu kadronun bir parçası. Yani sözün özü Aziz Yıldırım yönetimi, erkek takımıyla birlikte iyi bir basketbol potansiyeli oluşturmuş durumda. Lakin şampiyonluk maçı sonrası seremoniye çıkan oyuncuların üzerindeki tişörtte ‘Çıldırma !!!’ yazılı bir ifade vardı. Ne demek bu, çok kolay anlaşılacağı üzre Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamalarındaki sloganı ‘Çıldırın’a bir gönderme.
İşte bu noktada ahkâma başlamak gerekiyor galiba. Basketbol bu ülkede futbolun gölgesinden kurtulmak isteyen diğer tüm sporlar içinde nispeten birkaç adım önde. ‘Beyaz Gölge’ dizisi ve Balkan şampiyonluğuyla başlayan bu sevgi, Eczacıbaşı ve Efes Pilsen gibi müessese takımlarının gayretleriyle önemli bir noktaya taşındı. 2001’de Türkiye’nin ‘Avrupa ikinciliği’ de ivmeyi artıran unsurlardan biriydi. Üstüne üstlük geçmişte bu sporda söz sahibi olup sonra suskunluk döremine giren İstanbul’un büyükleri, son birkaç sezondur yeniden pota dibinde boy göstermeye ve müessese takımlarından daha fazla ribaunt almaya başladılar. Buraya kadar her şey iyi güzel ama bir basketbol takımının şampiyonluk kutlamasını yine futbolun jargonuyla yapması, yine futbolun tahakkümüne boyun eğme çabaları pek de anlaşılır bir şey değil, daha doğrusu son derece anlaşılır da, ben kısaca şöyle söylemek istiyorum: Yeter artık bu futbol çılgınlığı. İçimiz dışımız ayaktopu oldu.
Buradan bir başka meseleye bağlanmak istiyorum: Efes Pilsen, son zamanlarda aslında nostaljik sayılabilecek ama bir yanıyla da ‘Bitpazarına nur yağdırmak’ deyimiyle açıklanabilecek bir hamle yaptı ve Türk futbolunda bir zamanlar renk olmayı başarabilmiş eski yüzleri yeniden bu topraklara davet eder oldu. Pascal Nouma, Pierre van Hooijdonk, Arçil Arvaladze, Cevat Prekazi ve Mario Jardel gibi isimlerden oluşan bu ‘nostalji kervanı’ iyi hoş da bu kurum, spordaki gerçek var olma alanında böylesi bir çabaya soyunsaydı bence daha klas olurdu. Biz Efes’le birlikte bu ülkedeki spor potansiyelinin nerelere taşınabileceğini öğrenmiştik. Meseleyi daha sarih bir zemine çekmek için şu benzetmeye sığınayım: Basketbolun UEFA’sını Lacivert-Beyazlılar getirmişti bu topraklara. Sonra da iki kez tadılan ‘Final Four’ heyecanı... Ama ardını getiremedi bir türlü Efesciler. Her sezon yanlış kurulduğu izlenimi veren bir kadro ve her sezon ancak çeyrek finale kadar yaşanılabilen bir Eurolig heyecanı. Hoş, amacımız sadece başarı değil, bugüne kadar yaptıkları yeter de artar Efes’in. Ama yine de futbolun popülerliğine sığınmak yerine başta Petar Naumoski olmak üzere kendince efsane kadroyu bir araya getirseler, mesela bu sezonki final ‘play-off’larından önce onları bir gösteri maçıyla yeniden hatırlatsa ya da anıları tazeletseler fena mı olur. Futbolu yeterince ve de fazlasıyla hatırlıyoruz zaten...
Ve son olarak futbolu çok sevdiğimizi iddia edip de aslında bu konuda da ne kadar ikiyüzlü olduğumuz gösteren bir tavır. Malum, Show TV söz vermesine rağmen, bütün gazetelerin televizyon sayfalarını da yalancı çıkardı. Neden? Çünkü UEFA Kupası finalini yayımlayacağım dedi ama maç saatinde ‘Var mısın, Yok musun?’u sahaya sürdü. Bu yarışma programını sunan Acun Ilıcalı’nın gazetecilikteki yetişme yerinin spor basını olması tabii ki işin en trajik çelişkilerinden biri. Ama bir başka trajedi, aynı kanalın ertesi gün ‘Siyaset Meydanı’nda saatlerce Galatasaray’ın şampiyonluğunu ekranlara taşımasıydı. Show TV şuna karar vermeli, daha doğrusu itiraf etmeli, ‘Biz bu sporu değil, geyiğini seviyoruz’ Bu noktaya nasıl mı geldim? Henüz 23 yaşında olan ve Türkiye’deki futbolun mantığını çözmekte zorlanmayan yeğenim, konunun acıtıcı yanını çizen bir cümle kurdu da... Finali izleyememenin yarattığı öfkeyle telefonda bana şunu söyledi: “Maçı yayımlamıyorsun, sonra Ahmet Çakar’ın saçma sapan fikirleriyle sabaha kadar program yapıyorsun. Bu mu futbol?..”